18 Eylül 2017 Pazartesi

Yönetmen ama fotoğraf dehası da; Andrei Tarkovsky

Polaroid çekimlerin üstadı.  Öldüğü gün Cemal Süreya geldi akıllara. Turgut Uyar için söylediği "Öldüğü gün hepimizi işten attılar." sözünü, sinema dünyası Andrei Tarkovsky için sahiplendi.

Yazması için,  iki daktilo yeterdi. İki taneye ihtiyacı vardı çünkü birisinde denemelerini yazıyordu, diğerinde de sinema senaryolarını. Bazen denemeleriyle sinema yazılarını birleştirerek ortaya muntazam işler çıkardı. Tıpkı 1970'daki Stalker'ı gibi.

Yönetmen titri olduğu kadar nevi şahsına münhasır bir fotoğrafçı da kendisi.
Tarkovsky'nin filmleri, kullandığı renkler ile birlikte doğal çekim tekniklerinden dolayı peri masalı havasındadır. Bazen bulanıktır, bazen de suluboya ile yapılmış bir tabloyu andırır. Oğlu, Andrey'e göre baba Tarkovsky'nin hayatında yaşadığı en heyecanlı an polaroid fotoğraf makinesini keşfettiği zamandı.
Çarlık döneminde önce Rus edebiyatı nasıl ki Rusların medarı iftiharı olmuşsa, Tarkovsyk'i de II. Dünya Savaşı'ndan sonra Sovyetler'in en çok referans gösterilen ve övgü alan şahsiyetlerinden biri olmuştu.

İsveç'in devrimci oyun yazarı ve yönetmeni Ingmar Bergman, onu "En büyük" olarak nitelendirmişti.  Danimarkalı yönetmen Lars Von Trier, Deccal filmini kendisine ithaf etmişti. Trier, daha da iddialı yorum yaparak Tarkovsky'nin kendisinin 'Tanrı'sı olduğunu söylemişti:

"It’s the closest I’ve got to a religion – to me he is "
Tarkovsky, Sovyet ideolojisine muhalif her aydın gibi 1986'da 54 yaşında sürgünde öldü. Kimilerine göre de o öldürüldü. Mezarı, bana göre 'sürgünlerin yuva'sı kabul ettiğim Paris'tedir. Genevieve mezarlığında Tarkovsky'i ziyaret edebilmek mümkündür. Mezarı Rus heykeltraş Ernst Neizvestny tarafından yapılmıştır.

Tarkovsky üzerine yazacağımız çok yazı olacak. Burada şimdilik virgül koyalım...

14 Eylül 2017 Perşembe

Flaneur #3

* Merhaba

* "Benim kafamın aynısının kız şekli olsun" cümlesini de duydum. Şehir - İstanbul, semt - Fatih

* Ceza. Kendi deyimiyle, Kalem Harp Okulu'ndan çıkan en baba rap. Kıraç'a laf söylemesini hoş kabul etmesek de Holocaust gibi iddialı söylemleriyle Türk rapinin öncüsü oldu. Ceza'yı son olarak Eurobasket2017 için söylediği şarkıyla duyduk.

* İletişim Fakültesi mezunları arasında son dönem moda olan bir durum var. Ajans çalışanı olmak. Reklam veya sosyal medya ajansında iş bulan kendisini şanslı sayıyor. Buralarda 1-2 yıllık tecrübe edinen arkadaşlar daha sonra kendilerine "Ben bu işi öğrendim, kendi ajansımı açacağım yeaa" diyerek babadan alma 10-20 bin lira ile sektöre girmeye çalışıyorlar. Sonuç ne oluyor? 3 ay sonra dükkana kilit. Yapmayın, etmeyin.

* Geçen gün bir dost ortamında bir arkadaşım, (ki bunların hepsi Türkiye'nin önde gelen İletişim Fakültesi mezunu tipler) "bizim buralarda herkes 'analytics'çi" dedi.

* Quentin Tarantino müzik klibi çekseydi nasıl olurdu diyenler için; The Dø - Despair, Hangover & Ecstasy

* Şarkıyla ilgili birkaç söyleyeceğim olsun. Despair, Hangover, Ecstasy şarkısı direkt olarak uyuşturucuya yönelik yazılmış bir şarkı. Babadan Fin'li, anadan Fransız olan grubun solisti hanımefendi Olivia Bouyssou Merilahti kullandığı maddeden ötürü bir gün 'bad trip' (ölüm tribi) yaşamış. Ortaya da o günkü ( hatırladığı kadarıyla) yaşadıklarına dair bu şarkı çıkmış.

* Nereye gittik:

Malum Flaneur'lük yapıyoruz, gittiğimiz yerlerle ilgili birkaç kelamımız da olsun. Geçen hafta Alanya'daydık. İkamet olarak Avsallar'da kaldık. Konak Beach'in denizi harika. Ayrıca iki dağ arasında kalan sahil çok da kalabalık değil.

Videoda da gördüğünüz gibi sakin bir alanda denize girmek isteyenlerin faydanalabileceği bir plaj. Avsallar merkeze 5 kilometre. ( Alanya- Mersin yolu üzerinde.)

Geceleri sevenler için de  Avsallar'daki Club Summer Garden'ı tavsiye ederim. Tüm Akdeniz'deki en iyi gece hayatının yaşandığı yer. Ki kendileri Türkiye'nin ilk gece kulübü olmakla da övünüyorlar.

Alanya'da 3 gün kaldıktan sonra oradan Kemer'e geçtik. Orada yakın bir arkadaşımın evinde kaldık. Kemer'in keşmekeşinden uzaktaydık. Torosların eteklerindeki Kuzdere köyünde 2 gün kaldık. Ekim ayında bir Adatepe olanı var. Yol hikâyelerini buradan paylaşacağım.

* Yolda neler yaşadık.

Bayram trafiğine kalmamak için Alanya rotamızı haftaiçine kaydırmıştık. Her ne kadar salı günü yola çıktıysak da Alanya'ya 12 saatte ulaştık. (Zannediyorum tüm özel sektör çalışanları Salı gecesi yola çıktı.) İstanbul'dan Bilecik'e gelmek 7 saat sürdü. Trafik ve araç yoğunluğundan dolayı ortalama hızımı 50-60 kilometreydi. ( Yer yer kazalar da trafiğin kilitlenmesine sebep olmuştu)
* Ekim ayında bir Adatepe planımız var ama öncesinde sürpriz seyahat noktalarımız olabilir. Gidersek burada sizlere paylaşacağım.

* Saygıyla

12 Eylül 2017 Salı

Grandma

Bazen 78 yaşına kadar en iyi performansınızı sergilememiş olmanız gerekir

Grandma, diyologların ön planda olduğu sıcak bir aile hikâyesi. Anneanne, torun, çocuk, eş ilişkisi samimi bir dille anlatılıyor.

Aşk, sevgili, eş, dost, akademik hayat, terk edilişler, aldatmalar, tek gecelik ilişkiler nihayetinde aile olabilmenin getirdiği sorumluluklar.

Filmin yönetmeni, Paul Weitz, 70'ler dönemi yetişen kuşaktan. Aslında Grandma'nın izleyicisinde samimi duygular bırakmasının nedeni de bu. Weitz, dönemini iyi gözlemleyerek postmodern bir aile filmi ortaya çıkarmış.

Grandma, sakin bir kafayla izlenecek 1.5 saatlik sıcak bir film.

2017'nin güzel işlerinden.

7 Eylül 2017 Perşembe

Sinemanın en sert feminist yönetmenlerinden; Julia Ducournau'nun portresi

Her Fransız kadını gibi o da güzel sigara içiyor....
Julia Ducournau, adını bir grup veterinerlik fakültesi öğrencisini odağına aldığı Raw filmi ile duyurdu.

Kendisi korku türündeki filmleriyle Fransız sinemasının son dönem yenilikçi ve en cesur yönetmenlerden.

Raw filmiyle Cannes Film Festivali'nde (2017) özel ilgi gördü. Filmi iğrenç ve tiksinç bulan bazı jüri üyelerine Ducournau, "Yamyamlık insanlığın bir parçasıdır. Bazı kabileler bunu ritüel yapar ve bunu yaparken de hiç utanmazlar." sözleriyle cevap verdi.

Raw filmindeki hayvanların böbreklerinin, gözlerinin yendiği sekanslar için de Ducournau, "Birinin kolunu ısırdığınızda biraz daha ileri gitmek istediğiniz hissini elde edersiniz ancak bu ahlâki bir tuvaliniz olduğu için yapamazsınız" yorumunu yapıyor.

Ducournau'nun 'haz' kavramı etik olarak tartışılabilir. Fransız film eleştirmenleri de işte tam bu noktada bölünüyorlar. Sanatta ahlâki ve etik sınırlamalar olmayacağını savunan eleştirmenlere göre Ducournau, radikal ve umut vaat eden bir yönetmen. Ancak bazı muhafazakâr eleştirmenlere göre Ducournau'nun filmleri özellikle de Raw salt şiddet içeren ve hiçbir şey vaat etmeyen bir film.

Docournau, Raw filmini 'bomboş' bulunlar için açıyor ağzını yumuyor gözünü. "Karakterlerim her zaman içten içe canavar gibi hissettiğinden izleyicilerin de bir canavar gibi hissetmesini ve ne yaptığının anlaşılmasını istedim. Çünkü hepimiz canavarız" 
Ducournau, Raw filminde oynayacak aktör ve aktrislere "Bir ineğin kıçına elinizi sokmak hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye de sormuş.

Stili olan bir yönetmen

Ducournau, 18 Kasım 1983'te Paris'te doğdu. François Ozon, Louis Malle gibi yönetmenlerin de eğitim gördüğü film okulu La Femis'te senaryo yazarlığı okudu. Auter bir yönetmen. Kendi stili var. Filmlerinin senaryosunu yazıp kendi yönetip kurgusunu da kendisi yapıyor.

İlk projesi 2011 yılında Junior adlı kısa film. Midesine giren bir virüs sonrası 13 yaşındaki bir çocuğun geçirdiği metamorfozun anlatıldığı yapım aynı zamanda Raw'ın 16 yaşındaki 'aykırı' oyuncusu Garance Marillier'ın da ilk kez kamera karşısına geçtiği film.

2012'de üniversitede işkence yapan bir hocanın ve bu hocadan intikam almak isteyen eski bir öğrencisini odağına alan, televizyon işi Mange projesinde yer aldı. Son olarak da Raw filmiyle nihayet bağımsız film sevenlerin dikkatini çekmeyi başardı. (Her üç film de bol miktarda beden dehşeti içeriyor.)

Docournau'nun filmleri neden 'Beden Dehşeti' üzerine?


Docournau, 'beden' üzerine bu kadar saplantılı olmasını çocukluğundan kaynaklandığını söylüyor. Babası dermatolog annesi de bir kadın doğum uzmanıymış. Filmlerindeki tıbbi nitelikler ve bilgisi de anne ile babasından geliyor. Raw'da kullandığı yakın plan çekim teknikleriyle izleyiciyi bilerek daha çok rahatsız etmek istediğini de sözlerine ekliyor.

Filmlerindeki 'beden dehşeti'nin nedeni bilinçaltındaki bu etki. Birlikte yaşanılmaya korkulacak bir kadın.

Docaurnau'nun favori yönetmeni benim de en çok Şiddetin Tarihçesi filmini sevdiğim David Cronenberg.

Klişe olacak ama Raw'ın, Midnight Madness kanalındaki gösteriminde iki izleyici bayıldı. Filmin gösterimi yarıda kesildi ve salona ambulans çağrıldı.
Ducournau vazgeçilmez genç yıldızı Garance Marillier ile birlikte Cannes Film Festivali'nde. Aykırı fikirlerinin yanında aykırı tarzıyla da dikkat çekiyor
Docournau, feminist bir yönetmen. Ancak filmlerinin kitlesi için herhangi bir cinsiyetçi söylemde bulunamayız. "Ben bir kadınım, evet güçlü bir kadınım. Filmim de feminist ancak herkesin alabileceğibi mesaj olduğuna eminim" 

Ducournau'nun filmlerini birkaç cümle ile özetleyecek olursak, Antik dönem filozoflarından esinlenelim. "Her insan kendisinin biraz hayvanıdır"

Yazıda kullanılan kaynaklar:

1) Julia Ducournau'nun The Guardian'a verdiği söyleşiyi okumak için tıklayın

2) Britanya basını kendisini seviyor. Ducournau'nun Independent'a verdiği söyleyişiyi okumak için tıklayın

Raw (Grave)

Fransız sineması devrimcidir. Sert filmleri sever. Raw da, Fransız ekolünün dünya sinemasına armağan ettiği son yenilik.

Raw, tüm etik değerleri yerle bir eden bir film. İzlemesi hayli zor.  Kandan ziyade 'iğrenç'lik ön planda.

İzleyen, izlenilen her şeyin bir yanılsama olduğunun farkında bile olsa yine de içinin kaldırmayacağı çok sekans var.
İzlemesi zor filmler her zaman festivallerde el üstünde tutulmuştur. Raw da İstanbul Film Festivali'nin özel seçkilerindendi. Döneminde film eleştirmenlerinden olumlu yorumlar aldı.

Popartcinema ne diyor?

Cannibal Holocaust, Salò o le 120 giornate di Sodoma, Srpski,  The Human Centipede  gibi filmlerin kıymet gördüğü mecrada Raw'ın da hakkının yenmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

Tekrardan belirtelim, Raw yukarıda saydığımız filmlerden bir tık daha rahatsızlık verici. Lütfen filmi bunu göz önünde bulundurarak izleyin.

Filmin yönetmeni Julia Ducournau'nun The Guardian'a verdiği söyleşide filme gelen tepkilere "Yamyamlık, insanlığın bir parçasıdır" sözleriyle yanıt verdiğini de belirtelim.

4 Eylül 2017 Pazartesi

Flaneur #2

İş çıkışı iki duble rakı yanına azıcık güveçte karides, balık (ama hepsi yenmeyecek, balık mıncıklanacak) valeye 10 lira bahşiş. Artık sen de bir beyaz yakalı adayısın
* Merhaba

* Kaybedenler Kulübü'nü yazdık, devam filmi geliyormuş. İsmi de Kaybedenler Filmi Yolda olacakmış. Konusunu neyin hiç okumadım ama lütfen Easy Rider özentisi bir film çıkarmayın ortaya.

* Dişi kedilere de pozitif ayrımcılık.

* Memur vs beyaz yakalı
"Ben sabah 9 akşam 6 çalışamam yeaaa" dedi birey. ( Bayram ve resmi tatillerde dahil senede 20 gün beleş izin garanti.) Birey devam etti konuşmaya; "Zaten İstanbul'da yaşanmaz oldu aslında şöyle sahil şeridinde bir şehirde memurluk kebap olur be. Düşüneyim ben bunu."
  Memur Türksat aboneliği alır, beyaz yakalı Netflix

  Memur çay içer, beyaz yakalı filtre kahve (Vedat Özdemiroğlu'na selam olsun; cümle onun)
 
  Memur sinemaya gider, beyaz yakalı film izler

  Memur banyo yapar, beyaz yakalı duş alır

  Memur yıllık izine çıkar, beyaz yakalı tatile

  Memur maç seyreder,  beyaz yakalı futbol

  Memur evde yemek yapar, beyaz yakalı sipariş verir

  Memur televizyon seyreder, beyaz yakalı belgesel

  Memur oy verir, beyaz yakalı reyini kullanır

  Memur zam alır, beyaz yakalı prim

  Memur tek eşli, beyaz yakalı çok eşli

  Memur stabil, beyaz yakalı dalgalı kur

  Memur evlenir, beyaz yakalı flört eder

  Memur radyo dinler, beyaz yakalı plak

  Memur kahvaltı yapar, beyaz yakalı brunch

  Memur pazar günleri pikniğe gider, beyaz yakalı evde vakit geçirir

  Memur haber izler, beyaz yakalının da sabah duasıdır gazete okumak

  Memur yağda balık yapar, beyaz yakalı rakı balık

  Memur arabayı düz vites kullanır, beyaz yakalı otomatik

* "Türk sinema sektörünü Taksim ıslak hamburgerine benzetiyorum. Lezzetli, kokuşmuş, çirkin ama bağımlılık yaratacak kadar potansiyele sahip."  Alper Çağlar söylemiş. Ben ek yapayım, "Türk sinema sektörü tereyağlı İskender gibi. Kokusu cezbedici, ama yediğinde midene oturuyor. Ama çok da lezzetli..."

* Alper Çağlar demişken. Adeta yerli Clint Eastwood. Büşra ve  Dağ I  filmleriyle dikkatleri pek çekmese de  Dağ II'yle kendini kanıtladı.

* Athena'nın Eurovision'daki For Real şarkısında sahnede dans eden hanımefendinin tişörtünde yazan Turkish Delight klişesini yakalayan güzel insan, sen de benimle aynı fikirleri paylaşıyorsun.

* Peki, Manga'nın We Could Be The Same'ini özel kılan neydi? Grup üyelerinin kıyafetlerindeki kırmızı detaylar. Pek az kişi tarafından fark edilen.

* Eurovision'dan bahsedince bir Türk olarak Sertap Erener'i anmadan geçmek olmaz. Erener'in Everyway That I Can şarkısı Türk ve Doğu kültürünün ne de güzel bir karışımıydı. Dansöz müziği esintisiyle İran üzerinden gelen hoş dalganın Anadolu'da kucaklaşması ve son olarak Sertap'ın İstanbul ağzıyla söylediği İngilizce'yle birleşmesiyle 1'incilikten başka şans kalmamıştı.

* Lynyrd Skynryd'ı "Leyeneyerede Sekayenerede" şeklinde ezberleyen saf insan, sen de bizdensin.

* Bu haftanın önerisi de bu olsun. Tık tık

3 Eylül 2017 Pazar

Cephede yumruklarıyla dövüşecek kadar atılgan bir Alman askeri; Karl Radermacher


Karl Radermacher, 12 Aralık 1922'de Almanya'nın Kuzey Ren'e bağlı Vestfalya kasabalarından Aachen'da doğdu. Babası dondurma satıcısıydı. Fakir bir çocukluk geçirdi. 9 yaşında babası onu iş öğrensin diye bir elektrikçinin yanına verdi. Burada eli iş tuttu. Kazandığı parayla İzcilik eğitimi aldı. Avcılık ve doğa özel ilgi alanıydı.

Radermacher, 1942 yılında Joseph Goebbels'in Topyekûn Savaş çağrısıyla 20 yaşında orduya yazıldı. Savaş nedeniyle Wehrmacht'ta 1 aya düşürülen temel eğitimden sonra 1942'nin Temmuz ayında cehennemin ortasına, Doğu Cephesi'ne gönderildi.

Cesur ve atılgan bir askerdi. Muvazzaf değildi ancak avcılık yetenekleri sayesinde iyi silah kullanıyordu. Eylül 1942'de Leningrad'ın en ön saflarında 21'inci Piyade Alayı'nda savaştı.

Cephedeki şiddetli çatışmalar sonucu kolundan ve bacağından yaralandı. Ekim 1942'de II. sınıf Demir Haç Nişanı'yla ödüllendirildi. Savaşta gösterdiği üstün atış kabiliyetinden dolayı da Piyade Atış Rozeti'ni taktı.

2 haftalık tedavisinden sonra Kasım 1942'de yeniden Leningrad'ın en ön cephelerine gönderildi. Şehir savaşlarında meskun mahal operasyonlarına katıldı. Yine yaralandı. Aralık 1942'de detaylı tedavi görmesi için cephe gerisine çekildi. 1943 Şubat ayında yeniden orduya döndü. Bu kez muharebe alanında değil, taburda kaldı. Haberci olarak görev yaptı.

1943 yılının Haziran ayında Doğu Cephesi'ndeki savaş daha da şiddetlenmişti. Almanlar, tarihin gördüğü en büyük tank muharebesi olan Kursk'a ( Temmuz 1943) hazırlanıyordu. Radermacher de böyle bir dönemde tekrar cephede gönüllü olarak savaşmak istedi. Tankçı değildi ancak kendisine motorize makineli tüfek zırhlısını komuta yetkisi verilmişti. Aynı zamanda cephede önemli mesajların gönderilmesini de organize etti. Bazen tank üzerinde bazen de arabayla komutanlıklar arası gerekli bilgilerin ulaşması gereken birime götürülmesini sağladı.

Cephedeki üstün başarısından dolayı Şubat 1944'te Birinci Sınıf Demir Haç nişanını aldı.

Savaşta gösterdiği liderlik vasıfları için,  Silahlı Kuvvetler Yüksek Komutanlığı'nın (Oberkommando der Wehrmacht ) en alt tabakasındaki Şövalye Nişanı'yla ödüllendirildi.

Radermacher, 40'tan fazla göğüs göğüse mücadeleye girmiş 4 kez de yaralanmıştı.
Radermacher Ulm Kent Konseyi'nde madalyasını Heinrich Himmler'den alıyor / 1944
Radermacher, 1944 yılının Kasım ayında Baltık Cephesi'ne gönderildi. Burada ilk kez kendine bağlı 12 kişilik timin komutanlığını yaptı. Elde ettiği başarılar sayesinde Nahkampfspange nişanıyla ödüllendirildi. ( Nahkampfspange nişanı, Alman ordusunun 1942'den itibaren vermeye başladığı, üstün feragat madalyası denkliğinde bir ödüldü. Nişanın Türkçe karşılığı Yakın Savaş Tutma'dır. Çatışmalarda, yumruk yumruğa kavga etmiş, kanının son damlasına kadar savaşmış gazilere verilen bir unvandı. Üniformanın sol üst köşesindeki cep kısmına takılırdı. Madalya Radermacher'e bizzat Reichsfuhrer SS Heinrich Himmler tarafında Ulm Kent Konseyi'nde verildi.)

Radermacher, Aralık 1944'te Norveç fiyortlarında Kurlandschlachten'de savaştı. Buradaki başarısında dolayı da kıdem atlatılarak astsubay oldu.

1945 yılında dört bir koldan Berlin'e ilerleyen Sovyetlere karşı savaşmak için Frankfurt yakınlarındaki Oder'e geçti. Şubat 1945'te buradaki muharebelerde 6'ncı kez yaralandı. Adolf Hitler'in intiharı ve Berlin'in kesin olarak teslimiyle Radermacher de silahını bıraktı.

Savaştan sonra asker olduğu için Müttefiklerce tutuklanmadı. Doğdudu kasaba Aachen'a döndü. Aachen'ın banliyösü olan Kohlshied'de şarküteri dükkânı açtı. 1970 yılında Batı Almanya'da memur oldu. Banka görevlisi olarak Batı Almanya Devlet Bankası'nda çalışmaya başladı. 1987'de emekliye ayrıldı.

Savaşın en uzun süre yaşayan tanıklarından biriydi. Ancak kendisi hiçbir dönem Alman medyasında ilgi görmedi. Tarih anlatıcıları, belgeselciler II. Dünya Savaşı'yla ilgili yaptıkları çalışmalarda kendisine direkt olarak söz hakkı vermek yerine dönemin komutanlarının anı kitaplarından yararlandılar.

Karl Radermacher, 9 Ekim 2016'da Kohlscheid'te hayatını kaybetti. Öldüğünde 93 yaşında bir Wehrmacht gazisiydi.

Radermacher,

Çalışmada yararlanılan birincil kaynaklar:

The Face of Courage / Florian Berger ( Sayfa 409-412 ) Kitabı okumak için tıklayın

Harp Tarihçisi Rob Hopmans'ın fotoğrafları için tıklayın