2 Kasım 2016 Çarşamba

Beat Kuşağı Filmleri #1

Yakışıklı, cesur, cüretkâr,çapkın, özgürlükçü, seksi doya doya yaşayanlardan, kuralları çiğnemekten hiçbir kaygı gütmeyen

1947'de Jack Kerouac, Amerika'yı boydan boya dolaşmaya başladığında arkasından bu sözler ediliyordu. Sonraki dönemde Beat Kuşağı diye anılacak neslin ilk tohumları Kerouac'ın o gün yola ilk adımlarını attığı gün yazıldı.

Yol boyunca notlar tutan, yaşadıklarını 4 sene boyunca bir kenara yazıp biriktiren, kendini "Tuhaf biriyim, yalnızlık gölgem gibi hep benimle. Bir o kadar da çılgınım. Deniz Kuvvetleri'nden atıldım, hapse girdim, çıkabilmek için zorunlu evlilik yaptım. Akıllı bir adam tüm bunları en azından birkaç sene içinde yapmaz. Katolik'im ama alkol içmeyi ve dinin yasak saydığı birçok şeyi yapmayı seviyorum.Yakın çevremce de gizemli olduğum söyleniyor" sözleriyle tanımlayan, içinde biriktirmiş olduğu tüm duyguları 36 metrelik tek bir rulo üzerine kontinyus metin olarak 3 haftada yazan, 1957'de nice düzeltmeler ve yayın evinin sansürleriyle basılan kitabı On the Road / Yolda'yla birlikte Beat Kuşağı'nın en özgün yapıtı konumunda görülmesiyle de Kerouac'ın kuşağın 20. yüzyıl boyunca ( hatta 21. yüzyıla da saptayabiliriz) en bilinen ve en çok tanınan temsilcisi olmasını sağlayan Amerika'nın uçsuz bucaksız yolları değil, hiç durmayan düşüncelerini yazıya dökmesi olur. Eğer Kerouac, samimi ve saf dilde yazmasaydı Yol'dayı Beat Kuşağı belki de var olmayacaktı.

Velhasıl, Kerouac ve Beat Kuşağı'nı yazmaya devam edeceğiz. Ancak şimdilik sizi Kerouac'ın hayatını izlemek için sizleri 2 saatliğine önereceğimiz filmle baş başa bırakayım.

Günün film önerisi: Big Sur


Big Sur, Kerouac'ın hayatının bir bölümünün anlatıldığı bir film. Kerouac, On the Road kitabından sonra artık tüm ABD'de bilinen bir yazardır. Ancak yazarın kitabı kadar özel hayatı da yakından takip edilmekte ve konuşulmaktadır. Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı Jack'in hayatını da yavaş yavaş bitirmektedir. Big Sur, ruhu her zaman yolda olan adamımızın New York'tan California'ya gittiği ve güney sahillerinde geçirdiği üç haftalık zaman dilimine odaklanıyor.





28 Ekim 2016 Cuma

Elveda Berlin


Hayat varılacak yer değil, yolculuğun kendisidir




Epey oldu izleyeli ancak üzerine konuşamadık. Fatih Akın'dan yine naif bir yol filmi. İm Juli'nin yerine geçmeyecek olsa da ( ki ben İm Juli'yle kıyaslamayacağım) sırf soundtrack'i dinlemek için bile izlenir.


Vince Pope, Fatih Akın için özel olarak bestelemiş müziği. Kendisi aynı zamanda Black Mirror'ın  Be Right Back bölümünün de müziğini yapmış.

Takip edilmesini öneririm. Vince Pope burada




22 Eylül 2016 Perşembe

Tanıl G.O.R.A

Tanıl Bora'nın İletişim Yayınlarında editörlüğünü yaptığı her kitabı okumayı kendime şiar edindim. Türkiye'de entelektüel birikim olarak en çok takip edilmesi gereken biri bana göre.

Birikim Yayınları'nın sitesinde Bora'nın yazdığı yazıları okuduğum sırada G.O.R.A üzerine yazdığı yazıyı benimde arşivimde bulunması için paylaşıma sokmak istedim.

Tanıl Bora'nın G.O.R.A hakkında 2004 senesinde ilk olarak Birgün gazetesine yazdığı ardında da 2006 yılında Birikim Yayınları'nın sitesine koyduğu yazıyı şöyle bırakıyorum. Dikkatle okuyun efendim.

G.O.R.A., her yerden fışkıran bir reklam kampanyası eşliğinde gösterime girdi. Felluce’yi de, AB’yi de, her şeyi de örten bir tanıtım bombardımanı... Herkes bunu konuşuyor; herkese bunu konuşturuluyor. Öyle ki, bazı arkadaşlarıma elektronik mesaj yazarken ‘Tanıl B.O.R.A.’ diye imzalamışım - gayrıihtiyarî etkilenme midir, dikkat çekmek için midir, bilemem...  

Şurası açık: Halkımız/milletimiz gülmek, eğlenmek istiyor ve bunu ‘kopma’, ‘yarılma’ derecesinde yapmak istiyor. Cem Yılmaz zaten bunun işareti: Hudutsuz gülme vaadi.  G.O.R.A., bir sinema filmi olmaktan çok, bol parodili uzuun bir stand-up. 

Elbette gülünecek anlar var. "G.O.R.A.’ya kalırsa komiğin en güçlü anları, ‘Türk insanı’nın uzayı da aşağı yukarı bir Almanya gurbeti formatında tecrübe etmesini sağlayan temel ‘güdülerinin’ işlendiği sahneler; sahnelerden öte, bu fikir.  Fakat G.O.R.A.’da komikliği taşıyanın bu motif olduğunu söyleyemeyiz. Film bu tatlı paradoksu ‘durum komedisi’ pozisyonlarına vesile etmenin ötesinde geliştirmemiş. Seyircilerin en çok güldüğü, ‘yarıldığı’ anlar, cinsellikle ilgili argo ifadelerin kullanıldığı anlar. 

Salı günkü Radikal’de bir izleyici şöyle diyordu: ‘Bolca küfür var filmde ama zaten biz de küfürlere güldük’. Aslında genellemeye hâcet yok, işin sırrı iki anahtar sözde: ‘İbne’ ve ‘a.ına koyayım’. Bu sözlerin dolby-stereo olarak bangır bangır neşredilmesi, inanılmaz bir keyif veriyor, ‘yarılıyor’ millet!  Oysa, Ferhan Şensoy’un Kalemimin Sapını Gülle Donattım adlı özyaşamöyküsel kitabında isabetle belirtmiş olduğu gibi, halkımız (erkek-halkımız) arasında ‘a.ına koyayım’ı noktalı virgül yerine kullanma alışkanlığı yaygındır.

Lâftan lâfa geçerken, bir sözü bağlamak için... Sokakta yürürken kulağınızı atın ortaya, cep telefonlarına ve birbirlerine hitap eden erkek sesleri arasından bir nakarat gibi süzülür o noktalı virgüller. Yine de, noktalı virgülün kamusal ortamda telâffuzu, tarifsiz neşelere boğuyor erkek nüfusumuzu.  

Tamam, kibarlık budalası olmayalım, ayrıca elbette, argonun ‘muhalif’ potansiyelini gözardı etmeyelim. Resmî bir ortamda, riyâyı, baskıyı, zulmü saklayan bir ciddiyet ve biçimsel nezaket perdesini indiriveren bir küfür, bir argo söz, bir grotesk tavır, sahiden de bir yabancılaştırma etkisi yaratır, uyandırır, silkeler. ‘S.ktir çekmek’, yerine göre, -belki kendi cinsiyetçi yükünü bile paranteze alan- bir itiraz olabilir. 

Ama kime, neye söylendiğine; hangi itirazı, hangi ‘gıcıklaşmayı’ temsil ettiğine bağlı olarak. Lâkin Türkiye’de carî mizah söylemi içindeki ‘a.ına koyayım’ kullanımının (vs. argonun) ne kadarı böyle bir yerleşik olanı sarsalama etkisi taşıyor? Var mı noktalı virgülün önü arkası? Bence, popüler haftalık mizah dergileri zemininde de tartışılması gereken bir soru.  

Bir de şu ibnelik konusu. G.O.R.A.’da ibne sözü görece az geçiyor ama filmde eşcinsellik bir komiklik unsuru olarak kol gezmekte. Komutan Logar’ın babasının robotu fiil-i livataya uğramış, Logar’ın yâveri eşcinsel, -kendisinin de eşcinselliği ‘çıkıyor’-, robotumuz eşcinsel, habire beliren haberci cüce eşcinsel, kahramanları kesin olarak itibardan düşüren skandallar, eşcinselliklerinin (veya başka ‘sapıklıklarının’) fâş olması üzerine... Bu da garantili bir iş; her işarette kahkahalarla gülüyor salon. Size ‘normal’ geliyor mu? Esas ‘komik’ olan, bunca homofobi belki de...








18 Eylül 2016 Pazar

Yeniden, yeniden yeniden çevrim; The Magnificent Seven

Kariyerine Hong-Hong film endüstrisinin 'Avantür' filmlerinden etkilenerek 'The Replacement Killer' ile başlayan  Denzel Vashington ve Ethan Hawke'ın muhteşem ikiliyi oynadığı 'Training Day' filmiyle çıkışa geçen  ABD'li yönetmen Antoine Fuqua'nın zor bir işin altına girerek Japon yönetmen Akira Kurosawa'nın Yedi Samuray filminin 'Batı' uyarlaması olan Seven Magnificent'ın yeniden çevrimi olan 'The Magnificent Seven' ı eylül ayında önce film eleştirmenlerinin  1 hafta sonra da sinema seyircisiyle buluşacak.



The Seven Magnificent'ın dikkat çeken bir başka yönü ve 2016 yılının 'En iyi Film'i olmasına aday olabilecek tarafı True Detective dizisini efsaneleşmesine büyük katkısı bulunan Nic Pizzolatto'nun filmin senaristliğini yapmış olması.

Pizzolatto'nun, Kurosawa'nın senaryosunun üzerine yaptığı küçük değişiklikler Foqua'nın vazgeçemediği senarist danışmanı Richard Wenk'in de projeye ortak olmasıyla The Magnificent Seven hem film eleştirmenlerince hem de Foqua'nın sıkı takipçilerince 'en beğenilen' olmaya aday.

Foqua her filminde tekniğini biraz daha geliştiriyor. Bakalım The  Magnificent Seven sinemaseverlerden geçer not alabilecek mi?

Filmden yayımlanmış iki fragmanı izlemek için buyrun efendim