31 Ekim 2020 Cumartesi

Bizar eden bir gerçeklik; Frances Ha

Frances Ha; çevrenizin yüzlerce insan ile çevreli olduğu kalabalık bir kentte yürürken kulaklığınızda çalan hoş müziğe kapılıp, kendi küçük dünyanıza yönelmeniz gibi naif hissettiren bir film.

Zaman zaman kalbinizin kırıldığı o andaki umutsuzluk, bazen de anlamlandıramadığınız kadar yüksek bir enerji duymak, bazen de sadece vasat bir hayat sürmek. Noah Baumbach'ın kendi 27 yaş bunalımından esinlerek öyküsünü oluşturduğu Frances Ha, New York'ta yalnız başına ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının hikâyesine odaklanıyor.


Filmde, "Ah Frances bu işte vahşi dünya" diye seslenebilir ya da filmin gerçekliğine sert şekilde vurulabilirsiniz. İkisi de kabulüm.  Bana sorarsanız bu filmle ilgili tam olarak ne hissettiğimi anlatamam. Rahatsız edici bir gerçeklik, ilgi çekici kamera hareketleri, rolünü benimsemiş bir başrol kadın oyuncu...

Frances Ha'nın olgunlamamış sevimliliği -kimine göre bu durum itice de gelebilir, sürekli mutlu hali insanları rahatsız edebilir ki filmde de etti-, çocuksu duygu durum bozuklukları.

Noah Baumbach'ın temeline oturttuğu takıntılı arkadaşlık, entelektüel birliktelikler, erken yetişkinlik üzerine yaptığı incelemeler güncel bir tartışmayı da iyi bir sinema anlatısıyla destekliyor. Beyazperdeye girdiği 2012 yılının en güçlü filmlerindendi kuşkusuz.


Frances Ha, sınırlarda yaşayan genç New Yorklularla ilgili olsa da, mevcut ekonomik durum veya gençlerin içinde bulunduğu kötü durum hakkında bir yorumda bulunmayı arzulamıyor. Film sorumluluk düzeyi toplum normalarının altında kalmış nitelikli insanlarla ilgileniyor. Kusurlu ama yetenekli karakterler.

Frances Ha'yı Woody Allen filmlerine benzetmek ya da kıyaslamak tam bir haksızlık bana kalırsa. Siyah-Beyaz renk kullanımı, 80'lerin ritimlerini hatırlatan müzik seçimleri, Greta Gerwig'in harika oyunculuğu Frances Ha'yı benzersiz bir film yapan özelliklerden. Bu yüzden Woody Allen'ın gerçeküstü mizahıyla Frances Ha'yı eşleştirmek Noah Baumbahc'ın da zekasına ve kalemine haksızlık olur.

Son olarak tatlı bir sanat eseri izlemek isterseniz ve hayattaki seçimlerinizi sorgulama ihtiyacı hissediyorsanız Frances Ha sizin onu keşfetmenizi bekliyor.

25 Ekim 2020 Pazar

Yüklerin En Değerlisi

Fransız edebiyatının yetiştirdiği önemli isimlerden Jean Claude Grumberg'in büyülü bir masal olarak kaleme aldığı Yüklerin En Değerlisi, II. Dünya Savaşı'nda Holokost gerçeğiyle okuyucu yüzleştiren bir kitap.  

Açlığın, yoksulluğun tüm bunlara nazaran Allah'ın kuluna bela okurmuşçasına soğuklar verdiği bir ormanda yaşayan, düş kırıklıklarıyla sabahtan akşama ormanı arşınlayarak geçimlerini sağlamaya çalışan bir karı kocanın hikâyesine şahitlik ediyoruz.

Üslubunun akıcılığı Norveç'in üst yaşam standartları gibi. En başta söyleyeceğimizi en sonda söyleyelim:

Gerçek hayattaki gibi hikâyelerde de var olmayı hak eden tek şey: Sevgi, çocuklara, kendi çocukların kadar başkalarının çocuklarına da adanan sevgi. Sevgi, var olan ve var olmayan her şeye rağmen hayatın devam etmesini sağlayan sevgi.

24 Ekim 2020 Cumartesi

Flaneur #10

* Merhaba

*  “Ölümcül bir virüsle enfekte olunarak sağlanan sürü bağışıklığı bir halk sağlığı planı değil kitlesel ölümdür.”

Diyar-ı küfrü gezdim beldeler, kâşaneler gördüm;
  Dolaştım mülkü İslamı bütün viraneler gördüm...

  Selam olsun Ziya Paşa'ya...

* Darwin; türlerin devrimcisi. İnsanoğlu’nu merkeze koyan düşünceyi yıkan post anglikan. “İnsan hayvandan farklı ya da üstün değildir” diyecek kadar güçlü kişilik. 

* Psikanalizin babası Freud’un 1930 baharında çıkardığı Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları kitabındaki türcü ifadelerden rahatsız olduğumu belirtmeliyim. Dönemin şartlarını düşünürsek Freud’un “uygar” insan tanımında kast edilenin, beyaz, batılı, Avrupalı erkek olarak tasarlandığını anlayıp hoş görebiliriz. Ancak 21. yüzyıl çerçevesinden bakıldığında amatör müellifler dahi Freud’a söz söyleme hakkını kendi bulabiliyor. Hülasa; kitaba yakın durmanızı öneririm.


* "Bir gece Soren Kierkegaard’ı bitirmek için sabah 6’ya kadar uğraştığımı" söylediğim arkadaşım bana, “Bunun için sana teşekkür etmeli” demişti.


* Aynı arkadaşımın - Mimar Sinan Sosyoloji mezunu- Kierkegaard okumak paraşütle atlamak gibi geliyor bana. Hep istediğim ancak hiçbir zaman cesaret edemeyeceğim bir durum gibi” demişliği de vardı.


* Türk sineması ıslak hamburger gibi; niteliği düşük ancak bağımlılık yapıcı potansiyeli var. İzleyici her seferinde Cheseeburger beklentisine girse de bol dandik mayonezli ıslak hamburgerin yeri her zaman ayrı olacak. *  Televizyon, Netflix, Amazon Prime, Apple Tv gibi iletişim araçlarının tek amacı daha fazla seçenek vermek.
“Her Türk asker doğar” sözü, 18’inci yüzyılda Fransız ve Prusya ekolünün öncülük ettiği “Her vatandaş asker, her asker vatandaş olmalıdır” anlayışına sahip devlet örgütlenmesinin ürünü olduğunu hatırlatalım. Konuyla ilgili, Annie Crepin’in çalışmaları ilgi çekicidir. * Türk ekonomisi siparişi ödememek için sürekli olarak yeni siparişler vermeye devam eden bir müşteri gibi. Günü kurtarayım da gerisi Allah Kerim!