17 Aralık 2021 Cuma

Su Perisi masalı: Undine

Christian Petzold'un arka planına Berlin'i aldığı, postmodern bir peri masalı vaat eden Undine'yi açıkçası sevip sevmemek konusunda oldukça kararsızım.

Efsanelerden, kadın mitinden, aşka dair söylemlerden ve hipnotize edici bir çağdaşlık vaadiyle yol alan Petzold'un Berlin Film Festivali'ne damgasını vuran filmi, Paula Beer ile Franz Rogowski'nin etkileyici performansıyla övgüyü hak ediyor. Ancak son yarım saatte gelişen olaylar, hızlıca toparlanmaya ve aceleye getirilmiş final sekansları karşısında filmden ister istemez koptuğumu hissettim.

Undine'yi salt aşk hikâyesi olarak tanımlamak yanlış olur. Filmin temeli, Undine karakterinin üzerine kurulu ve aslında bu 'su perisi'nin 'lanetinden' kurtulamayan bir kadının mücadelesini ve Kırmızı Pazartesi'ndeki gibi, öleceği herkes tarafından bilinen ancak hiçbir şey yapılmayan Santiago Nasar'ın hikâyesine benzemekte. 

Undine yine de 2020 yılının iyi filmlerinden olmayı başarıyor. Yakın durun.

25 Eylül 2021 Cumartesi

Eylül geldi

Dün sokakta yürürken gördüm seni, üzerinde sene boyunca unutulan ve yalnızca güz dönemlerinde giyilmek üzere yatak altından çıkarılan deri bir ceket vardı. Boğazdan esen soğuk bir rüzgar, Mehmet Rauf'un Eylül'ü kadar içimi ürpertip, sıkıyordu. Böyle havalarda zatürre olup öldü Tevfik. Her yeri şişti, kolları, bacakları, herkesin bildiği ama kimsenin bir şey yapamadığı bir ölümdü. Aşiyan'da uğurladık onu güneşin içimizi soğuttuğu Kasımın son haftası.

Yürürken ayak adımlarını çok açmıyorsun yine, yavaş yürüdüğün için de hiçbir zaman terlemezdin zaten. Her zaman sırt çantasında yedek tişört taşıyan beni de anlamadın hiçbir zaman ya neyse.

10 Haziran 2021 Perşembe

Yürümek

Yürümeyi seviyorum. Şu sıralar yalnız yürüyorum, kimi aradığımı bilmeden. Yürüyüşlerimde Kant gibi dakik olmaya özen gösteriyorum. Çoğu kez de geçmiş zamanın ötesine gitmeye... Bu nostaljik tutumum kaçış olarak algılanmasın.

Hayatını yazarak kazananlara çok büyük saygı duyuyorum. Walter Benjamin gibi bir dehaya sahip olmak isterdim. 


Bazen geçmişteki hazan günlerini hatırlıyorum, boğazlarımın şişeceğini bilerek içtiğim biradan en çok o dönem tat alırdım. Havalar bir türlü ısınmadı, boğazın sert poyrazı sabahları çok zorluyor. Böyle olunca koşuyorum, rüzgâr o kadar sert ki, terlemiyorsun bile. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Tüm Yönetmenler Eşsizdir Ancak Hiçbiri Abbas Kiyarüstemi Kadar Değildir

Minimalist epiğin mucidi, şiirsel anlatımıyla sinemayı benzeri olmayan bir saflık seviyesine taşımış biri Abbas Kiyarüstemi.

Sanatçı duyarlılığı, gündelik olayların içindeki mucizeleri yakalamaktaki becerikliliği onu sinemanın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yaptı. 

Sinema konusunda hiçbir eğitim almamış olmasına rağmen sarsılmaz hayal gücüne borçlu olduğumuz senaryo ve öykülerindeki şiirsel anlatımı, yaşam-ölüm üzerine ruhani bir başyapıtı olan Kirazın Tadı, hayatın gündelik sıradanlıklarına zinde gözlerle bakmanın ürünüdür. Kiyarüstemi gözlemler, anımsar ve tüm bunları bize ekranda tasvir eder.

Kiyarüstemi'nin filmlerindeki karakterleri gerçek hayatla ve kendimizden bir şeyler bulduğumuzu hissettiğimiz için seviyor, filmlerindeki uzun diyaloglara kendimizi bu yüzden kaptırıyoruz belki de. Kiyarüstemi filmlerini izleyen seyircinin tek amacı görüntülerdeki hakikati keşfetmektir. (Kiyarüstemi izlediği ilk Hollywood filmine hikâyedeki karakterlerin gerçek hayatla bir ilgisi olmadığını sezdiği için uyuyakaldığını da söylemiştir)

Kirazın Tadı sıradan olanın içindeki güzelliği keşfetmemizi sağlıyor. İzleyici filmde, (ki bu tüm Kiyarüstemi filmleri için geçerlidir) mantıktan yoksun bırakılmış duygusal bir şantaja maruz kalmaz, olayları daha bilinçli bir gözle takip eder. Kiyarüstemi'ye göre iyi bir film "Sizi kendi rotanızda tutar. İçinizdekileri uyandırıp bitmesinden çok sonra bile sizi hırpalayarak kışkırtır."

Kirazın Tadı'ndaki unutulmaz finali "açık yapıt"ı oluştururken içi içine sığmaz. "İnsanların filmlerimi izlerken uyuyakalmalarını aldırış etmem, yeter ki sonrasında o filmle ilgili hayal kursunlar" Son sahneyle ilgili düşünecek ne çok şey var değil mi?

Böyle bir son "belirli, kesin ve mühürlü bir çözümden daha inandırıcı" değil mi? New York'ta düzenlediği bir sinema atölyesinde filmlerindeki finalle ilgili şunları söylemiştir usta yönetmen: "Seyircinin normalden daha fazla çaba göstermesini, gelip geçici karmaşanın tadını çıkarmasını, böylece kendilerini ifade edebilmelerini isteyen bir yönetmenim. Bu yüzden de izleyicilerimin bir kısmını kaybediyorum. Benim için film, insanları görmeye ve sorular sormaya, sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olmak dışında bir işlevle değerlendirme zahmetini göstermeye ikna etmekle ilgilidir."

Kirazın Tadı'ndaki final seyircinin hayal dünyasında düşler kurmasına izin verir. İzleyici karakterle ilgili alternatif yollara ulaşır. 

Örneğin Tahran'daki doğa tarihi müzesindeki çekilen sahneye bakalım. Badii'yi öğrencilerin bir bıldırcın üzerinde incelmeme yaptıkları odanın camından içeri bakarken görüyoruz. Öğrencilerin öğretmenleriyle konuşmalarını duyuyor ancak onları göremiyoruz. Kiyarüstemi izleyicisinin olan biteni zihninde canlandırmasına yardımcı oluyor: "Bazen, bir kişinin ayağının görünmesi o kişinin ruh halinin en iyi göstergesidir" 

14 Mayıs 2021 Cuma

Stalin'in Cenazesine Bir Bakış: Devlet Töreni

Ukraynalı yönetmen Sergei Loznitsa'nın yıllarca arşivlerde kilitli kalmış görüntülerle hazırladığı "Devlet Töreni" acımasız bir rejimin altında yönetilen Rus halkının, büyük şeflerinin cenazesindeki motivasyonlarına odaklanan bir belgesel. 

1953 Mart ayında, Joseph Stalin'in cenazesi o zamana değin görülmemiş büyük kalabalıklar arasında Kızıl Meydan'dan kaldırılır. Yüzlerce Sovyet kamerası bu töreni kaydetse de şimdiye dek (Belgeselin hazırlandığı 2018 yılına kadar) hiçkimse bu arşiv görüntülerine Loznitsa kadar net ulaşamaz. 

Sovyet belgeselcilerin Stalinizmin yüceltilmesini anlatan The Great Farewell  için topladıkları görüntüleri kullanmayı tercih eden Loznitsa'nın kayıtları titizlikle incelediğini ve ayrıştırdığını belirtelim. Örneğin bir sahnede Stalin'in en yakın adamlarından Sovyet Gizli Polis Teşkilatı'nda görevli Lavrenti Beria'yı görüyoruz. Beria, cenaze görüntülerinden yalnızca 2.5 ay sonra devlet içindeki Stalinistleri temizleyen kadro tarafından infaz edilecekti. Arındırma programının öncüsü de Nikita Kruşçev'di. 

Loznitsa belgeselde kullandığı görüntülerin tamamanı Moskova'nın dışındaki küçük kasaba Krasnogorsk'taki Rus Devlet Belgesel Film ve Fotoğraf Arşivi'nden topladığını belirtmiş. 40 saatlik görüntüleri izleyen ve titizlikle seyrelten Loznitsa, burada adeta cevherle karşılaşmış. Bulduğu ham görüntülerin daha önce hiçbir Rus ya da Avrupalı belgeselcinin dikkatini çekmediğini de hatırlatalım. Stalin'in cenaze arşivlerini didik didik eden Ukraynalı, 24 saatlik orjinal radyo yayını da keşfeder.  Litvanyalı post prodüksiyon ve görüntü uzmanlarınca temizlenen radyo kayıtlarına Vladimir Golovnitskiy tarafından eklenen müzikler ile daha canlı hale getirildiğini de belirtelim.

Stalin'in imajına ne kadar düşkün olduğunu biliyoruz. Öyleki yalnızca 1.67 boyunda olan Stalin görüntü alan Sovyet belgeselcilerin kamera açılarına dahi müdahale ediyordu. Yüzünceki çiçek hastalığını kimse bilmez mesela, çok iyi saklar. Bir kolu diğerinden kısadır ve bunu yine kimseye belli etmez. Her zaman çocukları kucakladığı portreleri kullanmayı tercih ederdi. Sovyetler Birliği'nin sevgi dolu baba imajını yaratırdı halkına. (Gerçekte nasıl bir babaydı. Çocuklarını ve ailesini umursamayan, oğlu Yakov'un intihar girişiminden sağ kurtulduktan sonra "Düz ateş etmeyi bile beceremez" diyecek kadar çocuklarına uzak bir babaydı)

Loznitsa'nın belgeselinde ağlayarak gördüğümüz insanlar sizce samimiyetlerinden ve gerçekten onun ölümüne üzüldüklerinden mi ağlıyorlardı yoksa ağlamak ve böyle görünmek zorunda oldukları için miydi?

Belgeselde Trubyana Meydanı'nda toplanan kalabalığın Stalin'in cenazesini görmek için oluşturduğu izdihamdan dolayı 109 kişi birbirini eze eze öldürdü. (Büyük şef ölümünden sonra dahi insanların ölümüne sebep oluyordu.) Loznitsa bu görüntüleri çok arar en sonunda görüntülerin KGB'nin arşivinde olduğunu tespit eder. Tabiki arşivler ona ve herkese kapalıdır. Bir sonuç elde edemez ve böylece belgeselin en kritik safhasındaki görüntüler kapalıdır.  (109 ölü Kruşçev'in ve Sovyet devletinin resmî açıklamasıdır. Sovyetologlar ve tarihçiler ölü sayısının çok daha fazla olduğunu belirtmektedir)

Film Rusya'da gösterime 2020 yılının başında girdi ve ülkeyi adeta ikiye böldü. Bir grup izleyici Stalin'in ne kadar büyük bir lider olduğunu ifade ederken bir grup da ondan büyük nefret duyduğunu dile getirdi. Bazı Rus sinema eleştirmenleri filmi günümüz Rusya'nın devlet ideolojisi bakımından kışkırtıcı olarak bulduğunu belirtti.

Kaynaklar:

Alex von Tunzelmann, Fallen Idols, Guardian books

12 Mayıs 2021 Çarşamba

Filmler Okundukça Zenginleşir; Nomadland

Klasik Hollywood filmlerinde gerçek ve ideal kadın ayrımı uzun süre kadının ötekileştirilmesine hizmet etti ve kadını nesneleştirmekten öteye geçmedi. Kadın, her zaman erkek bakışının bir objesi, arzu nesnesi halindeydi.

Hollywood yakın zamana kadar da erkek-yaratıcılığı üzerine inşa edilen, erkek-temelli bir endüstriydi. Akademi de bu potansiyel erkek iktidarına uzun yıllar çanak tuttu ve onları destekledi.

Amerikan film endüstrisinin dünya üzerindeki varlığı uzun yıllar askerî gücünden bile daha etkindi. Bu başarının sebebi de filmlerin çoğunun izleyici eğlendirmek, iyi vakit geçirmesini sağlamak, kasten korkutmak gözyaşlarına ya da kahkahaya boğmak amacıyla çekilmiş olmasıydı. Salt sebep-sonuca endeksli filmler tüm incelik ve belirsizliklerden yoksundu. 

Akademiye yönelik eleştiriler, Avrupa festivallerinin ön plana çıkması, Asya sinemasının devrimsel atılımlarıyla Akademi de kendi yolunu güncelleme ihtiyacı hissetti. Yıllarca Hollywood'un istediği egemen ve geleneksel değerlerine (Bireycilik, Kapitalizm, Ataerkillik, Irkçılık) hizmet eden akademi, ne olduysa bu değerlerinden vazgeçti ve 2015 yılından itibaren büyük atılımlar gerçekleştirdi. (Michael Ryan, Douglas Kellner) Özellikle yıllardır göz ardı ettiği konuları gündemine almaya çalıştı. (Moonlight filmiyle ilk adımı attılar) 

Akademi her yıl renkler ayrımını, kadın-erkek mevcudiyetini ve son olarak da me too hareketiyle kadın oyuncuları, yönetmenleri daha da çok ön plana çıkarmayı seçti.  Bu yıl da ilk kez ikinci bir kadın yönetmene Oscar heykelciği verildi. 

Brad Pitt'in de yapımcılığını üstlendiği, Chloé Zhao'nin yönettiği Nomadland, Frances McDormand'ın etkileyici performansıyla 2021'in Akademi Ödülleri'ne damga vurdu. En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En iyi Kadın Oyuncu ödüllerini alan film birçok sinema eleştirmenince de beğenildi. Nomadland'in beklenenden de fazla değer görmesinde Akademi'nin yukarıda özetle anlattığımız tutumunun değişmesinin de payı var elbette.

Göçebe konusu Amerikan sinemasını uzak olmadığı bir alan, bunu biliyoruz. 2008 krizinden sonra işsiz kalan Fern'ün (Frances McDormand) hayatlarının son perdesinde yeni gerçeklerle yüzleşen insanları ve bu süreçte yaşadıklarını odağına alan Nomadland'in yeni bir şey vaat ettiğini söylemek zor. 

Hollywood'ın auteur kuramını bir pazarlama aracına dönüştürdüğü 1990'lı yıllardan itibaren Akademi'de yönetmenlerin yıldızlaşmasına katkıda bulunmayı ihmal etmedi. Ödüllerde yönetmenlerin ön plana çıkarılmasının amacı (Quentin Tarantino, Anthony Minghella) filmin tanıtımına da katkı sunmaktı. 

Amerikan toplumunun kıyısında kalmış insanların portresini anlatmaya kafa yoran Zhao, ilk auteur başarısını, çıkış filmi Song my Brothers Taught Me filmiyle yaptı ve yine beklenenden daha fazla ilgi çekti. Avrupalı eleştirmenlerince övgüler alan film, Cannes'da "Yönetmenlerin Gecesi"nde gösterildi. 2017'de çektiği The Rider amatör oyuncuların etkileyici performansı, Zhao'nun ataerkil dünyasında gezdirdiği kamerası western türüne yeni bir bakış açısı getirdi. Cannes, Venedik Film Festivalleri'nin yine vazgeçilmeziydi Çin asıllı ABD'li yönetmen. 

Oyuncu seçiminin ilk kez profesyonelliğe taşındığı, müziklerin popüler kültür içerisinden seçilerek çok iyi yerleştirildiği Nomadland'in açılış sekansında Fern'ü eşyalarını karavanına yüklerken görüyoruz. Tedirginliğini yüzünden okuduğumuz Fern, bilinmeze doğru bir yola çıkıyor. Fern'ün hayatının zor geçeceğini anlamamız için bir sekansta tuvaletini dahi herhangi bir yere yapmak zorunda olduğunu görüyoruz. Fern her şeye inat ederek tek göz karavanında, düşük voltaj ışık altında aşını pişirmeye çalışıyor. Fern'ün kimseye ihtiyacı yok, geçimini sağlayacak kadar paraya ihtiyacı var ve bu yüzden de Amazon'da çalışıyor. Adorno'nun Kültür Endüstrisi kavramında büyük şirketler tıpkı totaliter rejimler gibi, emekçilerin diri bir yoğunlaşma ile önlerine bakmalarını, sadece işlerini yapıp başka bir düşünmemelerini istemektedir. Sistemin emekçiden üretim sistemine gerektiği şekilde hizmet etmesinden başka bir beklentisi yoktur. Fern ve iş arkadaşları da bu ortamda yalnızca yemekte bir araya gelip birbirlerini tanımalarına şans vermek zorundadır, kalan vakitlerinde sürekli olarak kafalarını işlerine gömmek zorundadırlar.

Filmde karar verici mercii her zaman Fern'dür. Three Billboards Outside Ebbing Missouri'deki rolünü kıskandıracak bir performans sergileyen Frances Mcdormand senaryoya kendi gençliğinden de katkılarda bulunmuş. 

Filmin yine ilk 15 dakikalık sekansında, hayata yönelik kendisini eleştirenlere "Evsiz değilim, bir evim yok. İkisi farklı şeyler" yanıtını veren Fern, sizce gerçekten de yola koyulmayı kendisi mi arzuladı? Bunun cevabı açık, "hayır".

Nomadland'ın savunduğunun aksine yolda olmanın "kaçış" ya da Deleuze'ün dikkat çektiği gibi "yersizyurtsuzlaşma" noktasından oldukça uzak olduğunu görüyoruz. Fern'ün yola çıkış amacı "yolda olmak", "gündelik yaşama dahil olmayı istememesinden" ya da toplumu kuşatan kural ya da engellerden kurtulup yaşamını değiştirmek değil. Fern nihayetine filmin finalinde yine kendisini, sevmediği, uzaklaşmak konusunda mecbur hissetmediği işine geri dönüyor. 

Film Fern'ü merkezine alarak gündelik ve güvencesi olmayan işlere ve bu yaşam biçimine "eleştirel" bir bakış açısı sunduğunu iddia etse de hayatında evini bırakıp gitmemiş birinin, işinden ayrıldıktan sonra (ki bu kendi isteğiyle dahi olmuyor) bir karavanla seyahat etmesi ve o karavanda kendine yaşam kurması pek de samimi gelmiyor. (Amerikan konformizmine alışmış birinin böyle bir yaşam biçimine geçiş yapması da kolay değil) Ayrıca Fern'ün önceki hayatını da çok az biliyoruz. 60 küsur yaşında birinin hayatını tümden değiştirip, her şeyini bir kenara bırakarak yola koyulması inandırıcı olmuyor bu yüzden. Filmde bunu izleyiciye iyi aksettiremiyor da zaten. Filmde karakterle özdeşleşme de kuramıyoruz. Derinliği yok. 

Bana göre 2020'nin en iyi filmi Never Rarely Sometimes Always'dir. ABD'nin rahatsız olacağı konuları işlediği için Akademi bilerek ve isteyerek kendisini gözden kaçırmıştır.

Kaynaklar:

Theodor W. Adorno, Kültür Endüstrisi - Kültür Yönetimi, İletişim Yayınları
Max Horkheimer ve Theodor W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı
Michael Ryan, Douglas Kellner, Çağdaş Hollywood Sinemasının İdeolojisi ve Politikası, Ayrıntı
Lale Kabadayı, Film Eleştirileri, Ayrıntı
Luis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, İletişim Yayınları, 2000
Paul Cronin, Abbas Kiyarüstemi ile Sinema Dersleri, Redingot
The Guardian, https://www.theguardian.com/film/nomadland

15 Nisan 2021 Perşembe

Peki Ya Tanımadıklarınız?

Hiç tanımadığınız birine aşık olmak nasıl bir his? Peki aşık olmak daha çok önceden tanımlanmış kadın/erkek fikrine bağlanmak demek değil midir? Belki de tahayyül ettiğimiz varlık, zihnimizde yarattığımız kadardır...

Chungking Ekspresi mi? Çok sevdim.

14 Nisan 2021 Çarşamba

Çok güzelsin


"Öfke içinde büyüyoruz. Oturduğumuz semte, sokağa, odalara, eşyalara, kış aylarında güçlükle ısıttığımız, eskimiş, ortası çukur pamuk yataklara öfke duyarak büyüyoruz.  Yaşam yalnızca sokaklarda. Bir canlılık var sokaklarda. Güzel olan, gerçek olan, kentin insanları, kalabalık, dış dünya. Dış dünyanın insanlarını kulaklarına varan uğultusu. Diğer ülkeleri aşan, batıda bir okyanusa, doğuda bir başka okyanusa varan uğultu"


Tezer Özlü, Çocukluğumun Soğuk Geceleri, YKY

8 Nisan 2021 Perşembe

Kıskançlık

 Kıskançlık da arzu gibi son derece bulaşıcıdır. İşkencelerin en korkuncudur belki de.

Düşünme yetisini baskılayan, insan ruhunu için için emen bir parazit, sevgiyle kıyas edilen bir anlam karmaşasıdır. Bünyeyi başkalarıyla bir arada yaşayamayacak kadar körelten de bir duygudur.

Yapılan bir kabahati örtbas ederek gizlemeye çalışmak gibi kıskançlık kisvesi altında yapılan hiçbir eylem masumane değildir.

Bastırılamayan ilkel bir duygu, uzun geziler yapmayı sevmek gibi bir histir. Gerek zekâ gerek de müktesebat bakımından üstün bir "özü" çıktığı bu yoldan saptıracak kadar da kibirlidir.