9 Mart 2017 Perşembe

Danimarka'nın ilk suç filmi; Pusher

17 yaşında Kopenhag Güzel Sanatlar Fakültesi'ni bitirip sinema eğitimi görmek için ABD'nin New York kentine giden Nicolas Winding Refn, henüz 24 yaşındayken Danimarka'nın ilk suç filmi Pusher'ın senaryo yazımını tamamlamıştı. Filmi çekmek için New York'tan Kopenhag'a dönen Refn, film için aylarca sponsor arar. Nihayet 1995 yılında  filme sponsor bulunur ve kayıt tuşuna basılır.

Mads Mikkelsen ( Tony) Kim Bodnia ( Frank / Pusher)
Pusher'da en kısa tabirle Kopenhag'ın çeteleri, uyuşturucu ile dolu yeraltı dünyası anlatılıyor.Film Dogma 95'in 7 altın kuralından biri olan 'kameranın elde taşınıyor olması'yla başlar. Kim Bodnia tarafından canlandırılan Frank'in, Kopenhag'ın en belalı mafyasıyla başı büyük derttedir. Filmin açılış sekansında da Frank hızlı hızlı yürür ve Tony ile buluşmak için bir bara girer. Refn'in kamerası da dinamiktir ve Frank'i adım adım izler.  

1995 yılına kadar sadece kısa filmlerde oynamış Mads Mikkelsen, efsane bir Tony karakteri sergileyerek Danimarka sinemasının en iyi oyuncusu olacağının da sinyallerini ilk filmiyle verir. İzleyici Tony'i öylesine sever ki Refn, 8 yıl sonra Pusher II'yi çekmek zorunda kalır. Zorunda dedim çünkü Refn, Pusher'ı tek filmlik planlar. Ancak olağanüstü bir baskı ve izleyicinin Tony'nin geçmişini merak etmesi Refn'i II. film için mecbur kılar. 

Pusher, her ne kadar durağan yapıda olsa da Refn'in kendine özgü sinematografisiyle sindirilmesi kolay bir kara-mizah/suç filmi haline dönüşür ve klişe bir söylemle tüm dünyada da hatırı sayılır bir başarı elde eder.

Pusher ve Dogma 95

Pusher'da gelişi-güzel aksiyon sahneleri yok. Çekimlerin tümü stüdyo dışı ortamda yapıldı. Sahneler için  herhangi bir set kurulmadı. Filmin tamamı doğal mekânda çekildi. Yapay ışık kullanılmadı. Ses kurgusunda oyuncuların sesleri görüntülerden ayrı olarak üretilmedi. Filmdeki tüm sesler tamamen Boom operatörünün elinden çıkma.

Film, 35 MM formatında çekildi. Yönetmenin ismi jenerikte yazmadı bu yüzden film vizyona girene kadar Nicalas Winding Refn'in ismi hiçbir yerde duyulmadı. Optik numaralar yapılmadı ve filtre kullanılmadı.


Kısaca Refn ilk filminde, 1 sene önce manifestoya baş imzayı attığı Dogma 95'in tüm kurallarına uydu. Danimarka sineması da Avrupa başta olmak üzere dünya da yavaş yavaş olumlu tepkiler görmeye başladı.

Pusher'ın Soundtrack albümü

Filmin bir diğer övgüyü hak eden tarafı da 'Soundtrack' listesi.

Seçilen müzikler, en az film kadar dinlenilmeyi hak ediyor.

Filmin soundtrack listesi şöyle:

The Prisoner - Pusher / Theme ( Favorim)

The Prisoner -  Summers Got The Color

The Prisoner - Street Rat

The Prisoner - Unhole

The Prisoner - Into the Sun

The Prisoner - Air Guitar

Bleeder - Jeg Skal Oe Ved Arresoe

Bleeder - Knuchlehead

White Zombie - Super Charger Heaven

Kyed - For a While

Kyed - Beautiful Day

Koxbox - Fuel On

Koxbox - Ambivalentino

Kocbox - Midnight at The End

8 Mart 2017 Çarşamba

Suç ve Ceza; Woody Allen

Match Point, Woody Allen'in yaşam alanı/habitatı olan New York sınırlarının ötesinde çektiği bir film. Allen Sineması hayranı değilim o yüzden Woody Allen hakkında yapılacak güzellemeleri Ertuğrul Özkök'e bırakarak direkt filme geçiyorum.

Woody Allen Sineması'nın merkezindeki kadın karakterler Match Point'te de odak noktada. Emily Mortimer'ın canlandırdığı Chloe Hewett Wilton karakteri saf bir kadın rolünde. Aristokrat ailesinin sunduğu imkânların her dahilini kullanan, güzel konuşan, sergileri takip eden, Londra'nın seçkin insanlarıyla yemek yiyen klasik bir elit kadın karakter. Scarlett Johansson'un canlandırdığı Nola Rice karakteri ise Wilton'ın aksine tam bir femme-fatale karakter. Rice, seksapelliğinin ve cazibesinin sonuna kadar farkında bir kadın. Erkek karakterlere hükmetmek için de olabildiğince tehlikeli ve ölümcül.

Chris ile ilk karşılaştıkları andan itibaren de erkeği baştan çıkarıp istediğini yaptırabilecek güce erişiyor. Chris'in tek üstünlüğü, masa tenisinde 'yenilmez Rice'ı tek rakette oyun dışına itmesi. Bunda sonraki tüm süreçte ilişkinin tek söz sahibi Rice.

Match Point'e film-noir demek çok iddialı olsa da neo noir veya onun alt türlerinden  noir-müzikal ya da son 10 dakikayla kurtaracağı şekilde noir-sensual ( sensual terimi daha çok ABD bağımsız sinemacıları tarafından kullanılmakta) demek daha doğru olacaktır.

Rice, karakteri Ridley Scot'ın Blade Runner ya da Roman Polanski'nin Chinatown'ındaki femme-fatale karakterler gibi doğuştan kötü değildir. Allen, Rice karakterini yazarken Neil Jordan'ın The Crying Game'ndeki Fergus karakterini temel aldığını söyler. Bahsedilen filmlerdeki kadın karakterler doğuştan kötü değillerdir. Gördükleri şiddet, sosyal çevreleri tarafından dışlanmaları, başarısızlıklarının yüzlerine vurulması, ihanetten ötürü femme-fatale -felakete sebep olan- karaktere evrilmişlerdir.


Allen, filmin hemen açılış sekansında Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanını izleyicinin gözüne sokar. Alt plandan çekilen bu sahne filmde daha sonradan olacaklara ilişkin önemli bir referanstır.

Chris, çok iyi bir tenis oyuncusudur hatta profesyonel kariyeri de çok parlak görülmektedir. Bu yüzden Londra'da seçkin zenginlere tenis öğreten bir kulüp ile iş görüşmesine gider. Ancak Chris, yaptığı iş ile ilgili yeterli özveriyi göstermeyen bir karaktere sahiptir. Allen, çevresinde çok zeki ancak bir o kadar da tembel insanların olduğunu söyleyerek Chris karakterini yazarken kendi dost çevresindeki birçok insanın belirleyici özelliklerinden yararlandığını da söylemeyi ihmal etmez.

Chris profesyoneldir ancak tenis turnavlarına katılmaktan ve bu turnuvalar için seyahet etmekten hoşlanmayan biridir. Yeteneklerinin farkında ancak geliştirmek için de herhangi bir çaba göstermek istememektedir. Chris, bir işe kendini adayacak biri değildir. bunu da " Rusedkski veya Agassi ayarında olamayacağım. Bu işe kendinizi adamanız gerekiyor. Bunu yapmak zorunda olmadığım için Tanrı'ya her gün şükrediyorum." sözleriyle anlatır.

Allen, olay akışını Chris'in ağzından anlatımla yürütür filmi. Nola, femme fatale, Chloe bir adamı karşılıksız seven lüsyen bir kadın, anne Eleanor sert mizahçı, otoriter / dominant bir kadın, baba klasik bir aristokrat, Tom zengin ve şımarık biri ve tabii Emrah Ablak'ın kaleminden çizilmiş gibi karikatürize edilmiş polis memurları dedektif Banner ve Transpotting'in Spud'u Dowd.


Filmin başına dönersek, Allen, Dostoyevski'den etkilendiğini gizlemiyor. Ancak iki eser arasında belirgin farklar da vardır. Raskolnikov yaşlı kadını baltayla parçalara ayırdıktan sonra vicdanından kaçamaz. Din-erdem kavramları da tam bu noktada devreye girer. Raskolnikov uzun süre vicdan muhasebesi yapar ve en sonunda hapis cezasına mahkûm edilir. Ancak Chris filmin kilit noktalarından 'şans' faktörü sayesinde kurtulur.  Tenis topu fileye çarpar  ancak Chris'e maçı kaybettirmeyen tarafa düşer.

Chris'in suçluluğuna dair tek ifadeyi filmin son sekansında görürüz. Bebeği olmuştur, aile hep birliktedir, Chris'in yaşam standardı yüksektir. Tüm bu standartları kaybetmemek için öldürdüğü iki kişinin cinayeti 'uyuşturucu bağımlısı genç'e kalmıştır. ( Filmdeki yüzük sahnesi de Allen sinemasının en muhteşem detaylarından biri. Filmi izlemiş olan ne demek istediğimi anlamıştır) Chris'in vicdan azabı da evinin pencresinden Londra'ya baktığı bu sahnede izleyici tarafından fark edilir.

Yararlanılan Kaynaklar:

Ne-Noir Fimler / Douglas Keesey -  Kalkedon Yayınları 2011 1. Baskı

Joyce Wadler / New York Times tık tık 

Suç ve Ceza / Fyodor Dostoyevski - İletişim Yayınları

Woody Allen: Interviews / Robert E. Kapsis - Missisippi University Press

7 Mart 2017 Salı

Maç günlükleri #1 Galatasaray- Antalyaspor

90 artılarda gelen her galibiyet golü kıymetlidir. Galatasaray'ın 2 haftadan sonra dün gece 90 + 6'da bulduğu gol gelecek güzel günlerin de habercisiydi bir bakıma. Yazıyı detaylandırmadan Igor Tudor'a bir parantez açmak istiyorum. Tudor, Galatasaray'da mutlaka başarılı olacak. Ancak yönetimin ve özellikle de taraftarın Tudor'a yeterli sabrı göstermesi gerekiyor. Tudor, güçlü futbola dayalı mantalitesini Galatasaray'a yerleştirdiğinde takım Süper Lig'de mücadele eden her takımdan daha üst düzey mücadele edecek.

Tudor'un Galatasaray üzerindeki olumlu etkilerinin başında Bruma geliyor. Önceki maçlarda 60-70 dakikalık bir ortalama ile oynayan Bruma, Tudor'dan beri performansını dünkü maçta dahi olmak üzere 80-90 dakikaya yaymaya başladı.

Selçuk daha çok koşuyor, Eren Derdiyok Bundesliga forveti gibi gördüğü yerden vuruyor. Tüm bunlar Tudor'un takım üzerindeki olumlu etkisi, ancak Tudor'un elindeki sermayede kısıtlı. Galatasaray'ın bu kadrosuyla Tudor'un oturtmak istediği taktik-futbol (takımın grafiği ileri ki haftalarda daha da yükselecek) bir yere kadar yükselecek. Ancak tam randıman alınabilmesi için futbolcuların bireysel olarak iyi hazırlanmaları çok önemli.

Yedek kulübündeki hırsını sahanın her alanına yayan Tudor, futbolcuları kendi seviyelerinden daha yukarılara çıkaracaktır. Bu işin kilidi de Florya.

Galatasaray'ın şu anki tek eksiği savunma hattı. Chedjou'nun hâlâ tam form grafiğini yakalayamaması, Semih'in sık sık kademe kaybetmesi defansın merkezini önemli ölçüde sarsıyor.

Dünkü maçta da yenilen iki golden i
lki bireysel hatadan diğeri de merkezdeki adamın Antalyaspor'lu futbolcuyu kaçırmasından kaynaklandı. Tudor disiplini en kısa zamanda takımdaki bu sorunu da ortadan kaldıracaktır.

Şampiyonlar Ligi için en yakın takipçiyle aradaki puan farkı 6. Rakibin en az 2 maç kaybetmesi ve Galatasaray'ın tüm maçlarını final havasında oynaması gerekiyor. İmkânsız mı? Hiç değil, Hagi'nin söyleyişiyle Galatasaray adının olduğu her yerde umut da vardır.

Yolun açık olsun Aslanım...

6 Mart 2017 Pazartesi

Türkiye'de Beat Kuşağı ve yer altı edebiyatı; Kanat Güner

Yeraltı edebiyatı en yalın tabiriyle toplumun görmek istemediği, konuşmadığı sorunları ele alan yazın türüdür. "En azından ölümümü tercih ettiğimi bilmeliler" diye düşündüm  sözleriyle başlar Türkçe yeraltı edebiyatının güzel, hüzünlü kadınının kitabı. Bahsedilen kişi Eroin Güncesi de kitabıyla hayatını açık yüreklilikle anlatan Kanat Güner. Eroin Güncesi, Güner'in hayatta iken yayımladığı tek kitap.

Güner'in kitapta anlattıkları kişiler ve o dönemki arkadaşları kendilerini herhangi bir siyasi görüşe kaptırmazlar, apolitiktirler, oy kullanmazlar, onlar için takıldıkları tiyatro sahnesi, Aksaray ve Kocamustafapaşa'daki öğrenci evi, Kadıköy'deki çatı arası, Beyoğlu, Gitarcı, yakılana kadar Galata Köprüsü ( kitapta direkt olarak köprüaltı olarak tanımlanır), otostop, esrar, eroin önemlidir. Kredi kartı kullanmadıklarını da söyleyen Kanat Güner bu durumu "Kredi kartı kullanmayız çünkü hiçbir torbacı üzerinde yazar kasa taşımaz" sözleriyle açıklar.

İlk sigara deneyimini, ilk öpüşme, ilk sevişme, ilk eroin kullanımı, ailesiyle yaşadığı sorunlar, sevgilileri, aldatmalarını, yaşadığı hayatın onun üzerinde bıraktığı tüm olumsuzlukları  ve deneyimlerini 144 sayfaya sığdıran Güner'i Türkçe edebiyatta yazın sınıfına yerleştiren en önemli neden Günce'de anlatılanların ve Güner'in kullandığı dilin son derece yalın üslupla yazılıp yaşanılan olayların en doğal haliyle anlatılması olur.

(Kitaptaki tek kurmaca, Ressam Ali Kemal'in altın vuruş ile intihar ettiği bölümdür. Kitapta bu bölüm gerçek gibi yazılsa da kitabın sonraki baskılarında Ali Kemal hadisesinin gerçek olmadığı belirtilmiştir. Ancak Ali Kemal gerçekte kimdir ve şu an ne yapıyordur henüz bilinmiyor)

İrfan Polat (1*), Güner'in üslubunu Bukowski-vâri yaklaşım olarak yorumlasa da  Eroin Güncesi anlaması basit, teşbihlerin zorlama olmadığı, olay öyküsünün  tarih tarih kronolojik olarak anlatıldığı günlük gibidir. Bukowski'yi okumaka daha zor ve yorucudur. Uzun cümleler, cümleler arasında ağdalı deyişler Bukowski'yi okumayı zorlaştırabilir. Ancak Güner'in kitabını okumaya başladığınız anda gerçekten elinizden düşüremezsiniz. Olaylar sizi içine çeker ve Kanat Güner'in o evrenine gidersiniz. Sokaktaki kavgasına siz de müdahil olursunuz, çektiği sıkıntılar sizin de içinize darlar. Bu şekilde kitabı bir en fazla iki gün içinde tüketirsiniz.
Kanat Güner / Eroin Günce

Yazmak veya yazma kültürüyle ilgili hiçbir ders almamasına, çok fazla kitap okumamasına rağmen Kanat Güner, Eroin Güncesi'yle Türkçe edebiyatta alt kültür yazınlarının en önemli ve ana akım temsilcisi olur. Güner, kendisinden sonra gelen Hakan Günday, Emrah Serbes gibi yazarlardan daha sert ve anlattıkları bakımından daha cesurdur.

Kanat Güner, Eroin Güncesi  kitabını Beyoğlu'nda elden satmaya çalışırken zabıtalarca kovalanmasını kendisine gurur sayar. Hemen akabinde Show Tv'ye Reha Muhtar'a çıkar. Artık o Türkiye'de yazar olarak değil de eroinman olarak tanınır. Ancak Güner toplumun ona dayattığı hiçbir unsuru kabul etmez. Güner, dürüsttür, birçok yazardan hatta bizim hayatımızı bir şekilde paylaştığımız iş, okul, sosyal çevredeki bireylerden daha dürüsttür.

Bir arkadaşının ona söylediği "Tanrılar senin kadar dürüst olsaydı peygamberlere gerek kalmazdı" sözü, Güner'in tüm şeffaflığıyla hayatını kitabında anlattığını bize net şekilde açıklar.

Kanat Güner'le ilgili yazmaya devam edeceğiz lakin okuyucu boğmamak ve sıkmamak adına şimdilik burada nokta koyalım.

Yararlanılan Kaynaklar:

(1*) Uluslararası Sosyal Araştımalar Dergisi Cilt 7 Sayı 34 / İrfan Polat - Post Pratik Yaşamların Ötesinde: Sarah Kane ve Kanat Güner

* Kanat Güner / Eroin Güncesi Era Yayınları / 3. Baskı

3 Mart 2017 Cuma

Kuzey Sineması'nda bir Dogma 95 örneği; Nordkraft

Ole Christian Madsen, Danimarka sinemasında Lars Von Trier ile Thomas Vinterberg öncülüğünde kurulan 'Dogma 95' manifestosuna imza atan ilk yönetmenlerden.

Her ne kadar kendisini 'Auteur' yönetmen olarak tanımlamasa da kendi yazdığı senaryoları filme aldığı için dünya sinemasınca 'Auteur yönetmen' olarak anılan Madsen, Danimarka'nın 'Trainspotting'i sayılan Nordkraft'ı manifestodan tam 10 yıl sonra vizyona soktu. Film, Türkiye'de gösterilmedi.

Nordkraft, tıpkı 95 Manifestosu'nun 1. kuralı olan 35 mm formatında çekildi. Filmin çekimleri için Aalborg tercih edildi. Madsen daha çok Aalborg'un barlarını, kagir binaları ve arkadaşlarının evlerini mekân olarak kullandı.
Nordkraft ve Trainspotting'in ortak noktaları


Nordkraft'ta tıpkı Trainspotting gibi kitap uyarlaması. Jacob Ejersbo'nun 'Kuzey Kuvvet' romanından sinemaya uyarlayan Madsen, filme 'Vandalizm' unsurlarını da ekliyor.

En basit tanımıyla Nordkraft, tıpkı Trainspotting gibi madde kullanımı çerçevesinde sistem eleştirisi yapıyor. Filmin ilk sekansı Maria'nın Jutland'da yaşayan dul bir uyuşturucu satısıcıyım. Adet dönemindeyim. Bu yüzden karnım ağrıyor ve miden bulanıyor sözleriyle başlıyor. 95 Dogma'nın 7. maddesinde kamera sabit olmamalı kuralına uyan Madsen, dinamik ve hareketli kamera tekniklerini kullanarak bize önce filmin karakterlerini tek tek tanıtıyor.

İlk karakterimiz 'torbacı' Asger ve birey olamamış, hayatta kalma yetilerini erkek arkadaşı olmaksızın yitirmiş 'torbacı kuryesi' Maria.

Madsen'in kamerasından tanıdığımız ikinci karakter 'Alan'. Alan için Claus Riis Ostergaard'a ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Rol için 10 kilo alan Ostergaard, sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez antrenör eşliğinde kas idmanları da yapmış. Filmdeki heybetli duruşunu 3 aylık sıkı çalışmasına borçlu. Madsen'in kamerasındaki 3. karakter, kendisini 'müptezel' olarak tanımlayan Stesto ve kız arkadaşı Tilda.

Film tüm bu karakterlerin kişisel hayatlarını daha doğru bir tanımla ağlatılı/trajik hikâylerini anlatıyor. Nordkraft, Danimarka sinemasının en özgün yapımlarından. Kuzey'in kendine has 'kara-mizah'ı da kendini filmde hissettiriyor.

Uyuşturucu etkisiyle kafaları 'trip'lenen karakterlerimiz gördükleri halüsinasyonlar Madsen'in kamerasında öyle hareketli sunuluyor ki, yönetmen bu durumu "Filmi izleyenlerin başı dönecek" diye yorumlar.

Biraz da 'Pusher'

Film, anlatım yapısı olarak Danimarka sinemasının ilk suç filmi olan 'Pusher' ile benzerlikler gösteriyor. Kuzey sinemasının bir diğer Auteur yönetmeni Nicolas Winding Refn'in ilk ve (bence) 'ustalık' eseri olan Pusher'da da önce karakterler sırasıyla tanıtılır. Her iki filmin yarısına gelindiğinde karakterler bir araya gelirler.

Kısa kısa;


Nordkraft'ta hiç stüdyo çekimi yok, çekimlerin tümü doğal mekânlarda yapıldı.

Kamera sabit değil, dinamik.

Film renkli, doğal ışık haricinde ışıklandırma kullanılmadı.

Yönetmenin ismi jenerikte geçmiyor ( Dogma 95'in kurallarından biri)

Filmde, Tarantino'nun söylemiyle 'sömürü aksiyon'u yok.

1 Şubat 2017 Çarşamba

Flaneur #2


* A man called Ove?

Kuzey Avrupa Sineması'nın 'yükseliş' çağının devam ettiğinin bariz göstergesi

* The O.A?

- İlginç. 1. bölüm sıkıcı, 2. bölümde 'Dur bakalım olacak bir şeyler' diyorsunuz. 3. bölüm de 'Hassiktir' tepkisi geliyor. Yakın durulması gereken izlencelerden.


* La La Land?

- Oscar Jurisi'nin bu sene ödüle doyuracağı film

* Yusuf Atılgan 

- Kırmızı et yemeyi seven adam.

* Aylak Adam

-  Türkçe Edebiyat'ta gereğinden fazla abartılan bir mini roman

*Aşk

-"Sevginin anarşist hali, deliliğin toplumca kabul görmüş şekli"

* Öneri?

- Victor Hugo - Bir İdam Mahkûmunun son günü


* Savoir Adore

-Buradan yak

*  Donald Trump?

-ABD'nin seçilmiş 'en yaşlı' başkanı

* Abdülhak Şinasi Hisar

Boğaziçi, İstanbul yalıları, virgülü fazla uzun cümleler....

*Levent Cantek

İletişim'in 'Alametifarika'sı. Kuş Eppeği, mizahcı, yazar. Bizim okuduğumuz kitap kadar Cantek'in 'Kitap editlemişliği' vardır.  Bir tavsiye, 'Onun' editlediği her kitabı mutlaka okuyun.


* Kulağa küpe / Cantek'ten









4 Ocak 2017 Çarşamba

Flaneur #1

Uzun yıllar sonraki ilk Flaneur yazısına 'Soru-cevap'la başlamak istedim. Kısa olsun sıkmasın okuyucuyu. Buyrun efendim ilk Flaneur'lük yazılamalar...

* Clint Eastwood'un hâlâ ölmediğini gösteren film?

- Gran Torino



* Jack London?

- Para için dövüşen dövmeli adam

* Demir Ökçe?

-  Jack London

* Tim Face Berlin?

- Buradan yak 

* John Wick?

- Tarantino'nun deyimiyle 'Sömürü filmi'.

Güzel mi?  (John Wick)

Çok güzel....

* Evliyken masturbasyon yapmak?

- Araba aldıktan sonra hâlâ babanın arabasını kaçırmak gibi  (Angry Engineer isimli kullanıcı)

* Kış saati uygulamasına geçilmesi?

-'Kış ruhu' sendromu.

* Okuma önerisi?

- Kanat Güner / Eroin Güncesi  - ERA Yayınları. Sahaftan alınma

* İzlence önerisi?

- Kaptan Fantastik / Captain Fantastic

* American Honey

- Modern Easy Rider ABD'nin şımarık ama bir o kadar 'öteki' gençliği. Para genel tanımla kapitalist sistemin toplumun her çarkına işlemiş. Zorlama kamera teknikleri, uzun süresiyle biraz sıkıcı hale gelse de 2016'nın iyi filmlerinden.

* Bluegrass müzik?

- Fakir müziği