9 Mayıs 2020 Cumartesi

Post Sovyet Sineması örneği; Bir Rus Askeri

I. Dünya Savaşı'nda cephedeki Rus askerlerini, ün ve madalya hayallerinde olan basit bir köy çocuğu üzerinden anlatan "Bir Rus Askeri", yönetmen Alexander Zolotukhin'in kamerasıyla bambaşka ufuklar açacak cinsten.

Savaşa madalya alabilmek amacıyla katılan, savaşma azmiyle dolu olan Nazarka'nın hayatı henüz ilk çarpışmada görme yeteneğini kaybetmesiyle değişecektir. Filmde, bitik bir Rus ordunu çok iyi tasvir eden Zolotukhin'in eseri, sonraki yıllarda Rus sinemasına dönem filmi çekmek isteyen sinemacılara  örnek teşkil edecek...

Sakınan Göze Batanlar

Filmin çekildiği dönemi çok iyi tasvir ettiğini özellikle belirtmeliyiz. 1914 ile 1917 arası dönemde, Birinci Dünya Savaşı'na giren Rusya aslında büyük bir devrimin nüvesini taşıyordu. Savaşın getirdiği yüklerden dolayı Rus halkı yokluk çekiyordu. Köylünün, orta sınıfın, günlük çalışan amelinin tek bir isteği vardı; "Ekmek" ve "Barış" 

Filmin yoğun atmosferinden yaklaşan devrimin de kokusunu alabiliyoruz.

2 Mayıs 2020 Cumartesi

Hollywood'dan esinle Fransız soslu Kara Film; "Le Doulos"

Tür sinemasının ikonik yönetmeni, Jean Pierre Melville'in, Hollywood'dan esinlenerek meydana getirdiği "Le Doulos" (Unutulmazlar), yönetmenin filmografisindeki en etkileyici kara film seçkilerinden.
ABD'li yönetmen Quentin Tarantino'yu da en çok etkileyen isimlerden olan Melville, bu filminde bir soygun hikâyesini odağına alıyor.

Nicolas Hayer'in etkileyici sinematografisiyle göz dolduran film, sakınan göze batan etkisinde de gereksiz bazı sekanslar barındırıyor. (Belmondo'nun kadına şiddet gösterdiği sekasn birçok sinema eleştirmenince de gereksiz olarak kabul edildi)
İntikam, ihanet gibi tüm kara film klişelerini barındıran Unutulmazlar'ın açılış sekansı da unutulmayacak cinsten bir sinema dersi niteliğinde.

26 Nisan 2020 Pazar

Peeping Tom / Kadın Katili

"Ses çıkarmadan yürüyen bir adamdan hoşlanmam"

İngiliz yönetmen Michael Powell'ın kariyerini yok eden filmi Peeping Tom (Kadın Katili), röntgenciliği konu edinen sinemadaki korku/gerilim türünün ilk "Slasher" temsillerinden. 1960 yılında yayınlandığı Birleşik Krallık'ta uyandırdığı kamuoyu hassasiyetinden dolayı 5 gün sonra hükümet tarafından gösterimden kaldırılan film, günümüzde hâlâ sinemaya dair cesur sorgulamalarıyla güncelliğini koruyabiliyor.
Masum kadınları ve kurban olarak seçtiği seks işçilerinin ölümlerini, korku konulu belgeseline dahil etmek isteyen psikozlu bir kamera asistanı Mark Lewis'i odağına alarak anlatan film, sinemanın psikolojiden en çok beslendiği çocukluk travmalarını ön plana çıkarıyor.

Hülasa, genç bir sinemacının kadınların korkularının üzerinden ölümlerini belgeleme isteği üzerine kurulu Peeping Tom.

Lewis'in çocukluk travmalarının sonucu olarak yetişkinliğinde ortaya çıkan ölümcül intikam duygusunun sert bir şekilde aktarıldığı film, konusu ve sinematografisiyle 1970'lerdeki İtalyan "Slasher" sinemacıları da oldukça etkileyecekti.

Alfred Hitchcock'un Psycho'yla aynı yıl gösterime girdi. Peeping Tom'un ayırıcı özelliği gerilim türünden çok alt yapısının trajedi barındırmasıydı. 

Stanley Kubrick'in Otomatik Portakal'ının Pepping Tom'un yanında ilkokul üçüncü sınıf münazarası olarak kaldığını da hatırlatalım.

Sezar'ın Hakkı Sezar'a çok geç teslim edildi. Pepping Tom, yayınlandıktan tam 50 yıl sonra hak ettiği değeri gördü belki de. 2010 yılında İngiliz sinema otoritelerince son yüz yılın en tehlikeli 25 filmi içerisinde gösterildi.

2 Nisan 2020 Perşembe

A Cure for Welness; Zindan Adası göstergeli "Yaşam Kürü"

Halka, Meksikalı, The Lone Langer ve Karayip Korsanları filmiyle tanıdığımız Amerikan sinemasının yaratıcı yönetmenlerinden Gore Vervbinski'nin son filmi A Curw for Welness, İsviçre Alplerinin tepesindeki bir tedavi merkezinde saklı büyük bir sırrı odağına alıyor.

Etkiletici sinematografisiyle Martin Scorsese'nin Shutter Island'ını akla getiren filmde, A Clockwork Orange'ın sinir bozucu "göz" sekansı ile Yunanistan sinemasının son zamanlarda yetiştirdiği en önemli yönetmenlerinden Yorgos Lanthimos'un Dogtooth filmindeki rahatsız edici diş sekansını hatıra getiren "Diş" sahnesine benzer sahnelerin olduğu çekimler de  oldukça etkileyici.

I. Dünya Savaşı'nda Alman ordusunca hastane olarak kullanılan sanatoryumun etkileyici atmosferi Gore Verbinski'nin özenli görselliğiyle muazzam kareler izlettiriyor bize. Filmin çekildiği mekanlarda Adolf Hitler'in de cephede yaralandıktan sonra burada tedavi gördüğünü de hatırlatalım.
Almanya'nın Stutgart ilçesindeki Hohenzollern Kalesi, çekimler için 9 gün kapatıldı. Verbinski yoğun bir çalışma ile kaledeki tüm çekimleri 9 günde bitirmeyi başardı. Oyuncuların bu kadar hızlı çekim temposunda gösterdiği başarılı performans takdire şayan gerçekten. Hikâye her ne kadar İsviçre'de geçse de filmin tüm sahneleri Almanya'da çekildi.

Almanya'nın desteğinde çekilen filmin müzikleri için başta Hans Zimmer'dan söz alınsa da Christopher Nolan'ın araya girmesi ile ünlü besteci Dunkirk filmine odaklanması gerektiğini söyleyerek filmin müziklerini yapmaktan vazgeçti. 

Filmin klostrofobik atmosferine uygun müziklerin hepsi Benjamin Wallfisch'ın elinden çıkma.

Filmin afişinde de yer alan ve korku öğesi olarak kullanılan yılan balığı, Avrupa Yılan Balığı'dır ve türünün yok olma tehlikesi nedeniyle koruma altındadır. Sanatoryumda insanların boğazından vücutlarına zerk edilmesinin sebebi de, bu balıkların çok küçük bir ortamda dahi yıllarca yaşayabilme özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Ortaçağ gotik hikâyelerinde bu balıklar için yüzyıllarca ömür biçilmiştir.
Bu arada küçük bir bilgi daha verelim. Filmin esinlendiği baron hikâyesi 16. ve 17. yüzyılda İsviçre'deki gerçek hikâyelerden yola çıkılarak oluşturuldu.

Hülasa, filmi dikkatli izleyenler için final sekansında büyük bir sürpriz var....

3 Mart 2020 Salı

Alman ne çekse izlenir; Kreuzweg

2014 yılının Berlinale'sinin kırmızı halısında uzun boylu, boyuna müstesna incecik, çelimsiz bir yönetmen geçti. Bavyera'nın yemyeşil ovalarında yediği tereyağlı ekmek ile büyüyen babayiğit Almanların yanında Dietrich Brüggemann oldukça naif bir görünüme sahipti. Kimse onu tanımıyordu.

Her ne kadar yazmaya 2000'li yılların başında başlamış olsa da ona ününü katacak film Kreuzweg'ti.  Öncelikle festival bağımlılarını oldukça memnun edecek bir film Kreuzweg.

14 sekans dahilinde ve her bir sekansın tek planda çekildiği film, koyu katolik ailede yetiştirilen (köktendinci demek daha doğru) 14 yaşındaki Maria'nın İsa'nın 14 acısı üzerindeki hikâyesine odaklanıyor.

20 dakika süren ilk sahne, kimi izleyiciyi yorabilecek olsa da oyuncuların şahane performansıyla hızlıca akıyor.

Brüggemann'ın en temel kaygısı da farklı tüm teolojilerin fanatik/radikal olgular haline geldiklerinde ne kadar tehlikeli olabildiklerini göstermek istemesi. Filmin Hristiyanlık üzerine yoğun sembolik göndermeleri biraz yorsa da, üç büyük dinin, doğrusu beşeriyetin bildiği tüm dinlerin birbirleriyle nasıl ortak yönleri olduğunu fark ettirmesi. Ayrıca yoğun bir Katolik inancı eleştirisi olduğunu da belirtelim.

28 Şubat 2020 Cuma

Yenilikçi bilim kurgunun kült örneği; Ex Machina

Birleşik Krallık'ın çok yönlü yönetmenlerinden Alex Garland'ın hem senaryosunu yazıp hem de kamera arkasına geçtiği Ex Machina, bilim kurgu alanının en çok ilgilelenmeyi sevdiği "yapay zeka" üzerine kurulu.

Google kurucularından Larry Page'den esinlenerek oluşturulan Nathan (Oscar Isaac) karakterinin baş  amacı bir robot yapmak ve bu robota karakter vermektir. Ava adını verdiği bu robotu test etmesi için de çalışanı Caleb'ı (Domnhall Glesson) görevlendirir.

Filmle ilgili söylenecek en olumlu eleştirilerden biri "yenilikçi" ve az tahmin edilebilen senaryosuyla alanının kült filmleri arasında rahatlıkla yer alabilir.
Garland'ın filmi,  Sovyet yönetmen Andrei Tarkovsky'nin Stalker, yine aynı yağmurun altında büyüdüğü Stanley Kubrick'in 2001:Space Odeyssey ile Gladiator filmiyle sinemaya yeniden savaş filmleri akımını geri getiren Ridleyy Scott'ın Blade Runner filmlerinden dersler çıkarıp, iyice analiz edildiğini gösteren zekâ barındırıyor.

Filmle ilgili benim diğer beğendiğim detaylar, özellikle ABD'de Trump'ın kazandığı başkanlık seçimleriyle gündeme gelen, arama motorlarının kullanıcılarının bilgilerini manipüle etmesine yönelik meselelere parmak basması, filmi biraz daha ileri boyuta taşımayı başarıyor.

Hülasa, üzerinden yıllar geçse de -her ne kadar bu tanımlamayı sevmesem de- sinefillerin 2010'lar dünyasından bilimkurgu alanında akılda kalacak yapımlardan.

26 Şubat 2020 Çarşamba

Flaneur #8

* Merhaba

* Gücü elinde tutan erk/oligark bireyin özgürlüğünü kısıtlamak için yapar hamlesini hep. En çok korktuğu da düşüncedir. Bireyin fikirlerini söylemesi, silahlı eylemden daha çok ürkütür onu. Eğer sen iktidarın biçtiği yaşam formundan bir an dışarı çıkarsan "öteki kimlik" olursun. Jean Paul Sartre'a ait bir sözü hatırlatalım: Kendi özgürlüğümüzü hissettiğimiz oranda başkasının özgürlüğüne saygı duyarız.

* Savaşlar, annelerin oğullarını ulusa feda etmesidir. Savaşta ölen sadece oğullar/kadınlar değil, anneleri de diri diri gömeriz o toprağa.

Sakarya Meydan Muharebesi saha araştırmacılarından Doktor Selim Erdoğan tarafından hazırlanan "Sakarya: Türk Bitti Demeden Bitmez" kitabı, bu alandaki en uzman ve geniş perspektifli çalışmalardandır. ATASE'den sonra önemli olabilecek kaynakça niteliğindedir. Kronik Kitap etiketiyle çıkan bu çalışmaya mutlaka yakın durun!
* Millî Mücadele'nin 100. yılını umarım coşkuyla kutlayabiliriz. Halen üzerinde yaşadığımız, aidiyet kimliğimizi oluşturan ülkemizin kuruluş mücadelesinin verildiği İstiklal Harbi, manevi duyguların, kişisel fedakarlıkların yanında, Osmanlı Genelkurmayı'nın yetiştirdiği kurmay subayların teknik bilgi düzeylerinin, stratejik akıllarını kullanma becerilerinin en iyi şekilde sahaya yansımasıdır. On Yıllık Harp'in yorgunu Türk milleti, tüm yoksulluğa, çaresizliğe rağmen canını dişine takmış, sahip olduğu donanım ve binlerce yıllık birikiminden aldığı güçle mücadeleden zaferle çıkabilmiştir.

* Hikâyelerimizi anlamlandırmak için uzun yollara çıkma gereği hissederiz. David Lynch'in Kayıp Otobanı'nı bir de bu gözle izlemeni tavsiye ederim.

David Lynch- Kayıp Otoban
* Konuşurken konudan konuya atlayan, beş dakikalık mevzuyu elli dakikada anlatmaya çalışan, cümlelerini gereksiz ayrıntılarla boğan beşeri mahlukat, karşındakini sıktığını fark etmelisin. Sen konuştukça bana daral geliyor, bıkkınlık örtüsü kaplıyor üstümü.

* Bu tiplerin (konudan konuya atlayan) genel bir özelliği de konuşurken kendisinden bahsetmeyi sevmesidir. Sizin bir selam vermeniz karşılığında kendi gündelik rutinini anlatması içten bile değildir. Öyleki gününün olumsuz başladığını anlatması için önüne getirilen kahvenin lezzetsiz olması yeterlidir. Kahveyi getiren garsonun sunumundan, hal ve tavrından rahatsız olmasından, kahve çekirdeğinin çekilme derecesine kadar detaya iner. Eleştiriri de eleştirir. En doğrusunu onlar bilir arkadaşlar. Hülasa içtiği kahvenin lezzetli/lezzetsiz olmasından ziyade gün içerisinde konuşacak insan bulamadığı için sizi 50 dakika kitlemesi bundandır aslında.

* Bu çok ve boş konuşan beşeri mahlukatın vakti boldur, insan ilişkileri zayıf, empatiden yoksundur.

* Toplumsal Fay Hatları. Hastası olduğum kelimelerden biri ama iyi anlamda değil. Nedim Şener çok kullanıyor bu lafı. Türk toplumunu anlatmak için yapılan kötü teşbihlerden.

* Şevket Süreyya Aydemir'in Suyu Arayan Adam kitabı, özellikle Anadolu insanı üzerine gerçekçi tespitlere yer veriyor. Aydemir'in betimlemeleri, otobiyografi yanında muazzam bir roman tadında. Ancak kitabı okurken Aydemir'in içten içte "Millî Mücadele'ye katılmadım ama bunları bunları yapmak için. Büyük Turan hayaliyle ben kendi Millî Mücadelemi Turan'da verdim. Sonrası zaten Komünist Parti ve Rusya" minvalindeki günah çıkarmaları biraz eğreti durdu. Aydemir, hep kendisini haklı çıkarma çabasında gibi geldi bana. Elbette Aydemir'i yargılamak bana düşmez, zaten Suyu Arayan Adam bir otobiyografiden çok vicdan muhasebesi.

* Corona ya da diğer adıyla Wuhan virüsüyle ilgili kafamı kurcaklayan birkaç soru var. Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre (25 Şubat 2020 Tarihli) 72 bin 314 kişide vaka kesin olarak tespit edilmiş. 38 bin 680 vaka (yüzde 87), 30-80 yaş arasında. Hastaların yüzde 81'inde grip hafif şekilde seyrederken, yüzde 5'inde riskli durumda. Ölüm oranı yüzde 2.3 yani 44 bin 672 vakada 1023 kişi hayatını kaybetmiş. Virüs İran'da 19 kişinin ölümüne neden olarak kapımıza kadar dayandı. Dolayısıyla herkes biraz endişeli. Benim merak ettiğim, ölen kişilerin yaşları ve hastalık öyküleriyle ilgili neden bir açıklama yok. Yani bunları bilmemiz biraz olsun insanın içini rahatlatacağını düşünüyorum zira normal bir gripten ölüm oranı hâlâ Corona virüsünün ölüm oranından yüksek.

* Virüsle ilgili yaşlılar, çocuklar ve kronik hastalığı olanların risk altında olduğu belirtiliyor. Korunmak için sık sık el yıkamak, vücut direncini yüksek tutmak ve Sağlık Bakanlığı'nın altta paylaştığım önerilerine azami önem göstermek gerekiyor.