Ali Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ali Atay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2018 Çarşamba

Guy Ritchie esintili Ali Atay fimi; Ölümlü Dünya

Ali Atay'ın İngiliz kara mizahından esintiler taşıdığı son filmi Ölümlü Dünya, standartların üstünde bir komedi filmi. Atay'ın kafasındaki -nihayet yapmak istediği- filmi yapmış olduğunu düşünüyorum.
Ölümlü Dünya, Atay'ın Limonata'sından sonraki ikinci uzun metrajlı filmi. Atay'ın iyi bir gözlemci olduğunu senaryoda diyaloglara yaptığı dokunuşlardan anlayabiliyoruz. Film görünürde Kadıköy Haydarpaşa'da kebabçı dükkanı işleten ancak bin yıldır bir gelenekle kiralık katillik yapan Anadolu Tat 1071 ailesinin hikâyesini anlatıyor. Karakterlerin her birinin absürtlükte zirvede olduğu filmde yer yer insanı gülmekten koparacak sekanslarda yer alıyor.

Atay'ın Ölümlü Dünyası, İngiliz kara mizahının bu topraklara uygun şekilde harmanlanmış hali gibi. Özellikle de Guy Ritchie'nin Lock Stock and Two Smoking Barrels filminden referanslar alan Ölümlü Dünya, Türk komedi filmleri arasında üst basamaklarda kendine yer bulacak bir yapım. Filmin açılış sekansı ile kullanılan kamera açıları da biraz Tarantino esintileri taşıyordu. Ancak senaryodaki titiz çalışma, Atay'ın -herkesçe eleştirilmiş ancak ben beğendim- iyi yönetmenliği seyirciyi filme karşı her zaman diri tutmayı başarıyor. Açıkçası Cem Yılmaz, Özkan Uğur, Mazhar Alanson, Ozan Güven ve Zafer Algöz beşlisine Ahmet Mümtaz Taylan, Sarp Apak, Ahmet Kul, Feyyaz Yiğit ve Doğu Demirkol iyi alternatif olmuş. Ayrıca filmin en ilginç karakterlerinden biri de Drive'daki Ryan Gosling esintili sürekli arabayı kullanan Özgür Emre Yıldırım'ın canlandırdığı Atakan karakteri. Temiz yüzünün altında gizli psikopatlığını taşıyan Atakan filmin en nevi şahsına münhasır karakterlerinden.
Ölümlü Dünya, Türk sinema tarihinde suç-komedi/absürt deneme türünde yerini alacak ve kendinden sonra gelen filmlerle hep kıyaslanacak bir yapım olacak. Ayrıca filmin finali -belki- ikincisinin de olabileceğinin sinyalini izleyiciye veriyor. Gelir mi, orasını bilemeyiz. Ancak Atay eğer ikinci filmi çekmek istiyorsa karşısında çok zeki bir kitle olacak ve onların beğenisini kazanması için de ilk filmden daha özenli çalışması gerekecek.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Ayla

En sonda söyleyeceğimizi en başta söyleyelim, Türkiye'nin Oscar aday adayı Ayla, Türk sinema tarihinin 'iyi' filmleri arasında her zaman yer alacak ancak Oscar adayı olabilecek bir film değil.

Ayla, konusunu Kore Savaşı'nda astsubay Süleyman Dilbirliği ile 'Ayla' adını verdiği Koreli bir kız çocuğunun gerçek hikâyeli temele dayandırmasıyla güçlü bir film olacağının sinyalini verse de filmi izledikten sonra iyi hikâyenin ne yazık ki 'güzel' sunulamadığı izlenimine kapılıyoruz. Senarist Yiğit Güralp elindeki hammaddeyi daha iyi değerlendirebilirdi. Ancak tüm eksikliklerine rağmen Ayla, hakkındaki övgüleri hak eden bir yapım.

Yazının girişinde de belirtiğimiz gibi, Ayla'nın neden 'iyi' film olarak hatırlanacağı konusundan başlayalım.  Recep İvedik, Düğün Dernek gibi 6 milyonluk seyirci hasılatıyla Türk sinemasında en çok izlenen film olma becerisini gösteren 'ucuz komediler'in yanında 'Ayla', sinemamız için bir can suyu.

Ayla, Qentin Tarantino'nun deyimiyle, 'sömürü' yani seyirci ve gişe kaygısı güden bir film. (Olumsuz özellik olarak söylemiyorum bunu)  Konuyu Hollywood benzeri hikâyeleştirerek anlatma çabası, senaryonun dağınıklılığı, Marilyn Monroe gibi olmayan gerçekliğin filme yedirilmesi, (Monroe filmde anlatılan 1951 senesinden 3 yıl sonra 1954'te Kore'ye gelmişti) gibi unsurlar göze batsa da takbih etmekten ziyade bu tür yapımların çoğalması için Türk sinemasına destek verilmeli.

Kalandar Soğuğu, Kış Uykusu kadar sanat kaygısı taşımayan Ayla'yı Yılmaz Erdoğan'ın Kelebeğin Rüyası, dram türünde de Çağan Irmak'ın Babam ve Oğlum'u ile kıyas edebiliriz.

Ayla'yı filmin senaristi Yiğit Güralp ile film ekibi arasında yaşanan tartışmalara girmeden değerlendirmek istiyorum. Zira işin o kısmı bu yazının konusu değil. ( Eğer talep olursa başka bir yazıda da Ayla'nın set arkasında neler yaşandığını yazarız) Ancak Güralp'e yapılan (filmin açılış jeneriğinde isminin yazmaması büyük bir acizlik göstergesi) kabul edilebilir bir davranış değil.
Ayla'nın eleştirdiğimiz kısmı olan senaryosuna gelirsek, filmdeki karakterlerin altı yeterince doldurulamamış. Örneğin İskenderun limanında başlayan Kore yolculuğu çok hızlı geçiliyor. Karakterler arasındaki diyaloglar havada kalıyor.  Murat Yıldırım'ın karaktere büründüğü Komünist Üsteğmen Mesut ile daha bir milliyetçi Astsubay Ali ( Ali Atay) arasında yaşanan diyalogların altı daha iyi doldurulabilirdi. Zira o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri'nde hâkim olan bir Prusya modeli vardı. Bu da temel olarak Türk milliyetçiliğini kapsıyordu. Yani, o dönemki komuta kademesinden en alt rütbedeki ere kadar askerler milliyetçiydi. Ordudaki komünist düşünceli subaylar azınlıktaydı. ( 1946'daki Sovyetler ile Türkiye arasında yaşanan Boğazlar ve Kars hadiseleri bu tavrın alınmasında etkiliydi) Böylesine derin bir konuya adım atılmışken biraz daha detaylara inilebilirdi.  Velhasıl Üsteğmen Mesut ile Astsubay Ali'nin arasındaki diyaloglar, "Bugün git, yarın gel" havasında ve oldukça sadeydi. (Yiğit Güralp keşke o döneme ilişkin hatıratlara ve yazılmış kitaplara bakabilseydi)
Filmde eleştirilmesi gereken bir diğer konu da yeterli ve nitelikli bir tarih danışmanının olmaması. Zira dönemle ilgili çok kıymetli araştırmalar yapan tarihçilerimiz mevcut. Bazı sinema eleştirmenlerince film salt 'sevgi'ye indirgenmişti. Evet Ayla, bir 'sevgi' filmi. Merkezine çocuğu alan bir dram-savaş filmi. Ama aynı zamanda da bir dönem filmi. Bu yüzden de Kore Savaşı'nı askeri, siyasi, tarihsel bakımdan iyi bilen ve bu alanda çalışmalar yapmış bilgi sahibi bir danışmanla çalışılması gerekiyordu. Film yapımcıları da tüm bu unsurları dikkate almayarak Kore Savaşı ve dönem hakkında herhangi bir akademik veya başka çalışması olmayan Elif Dağdeviren'i danışman olarak almışlar. Bu Ayla'nın puanını düşüren unsurlardan sadece biri.
Salt ana akımdan yani Ayla'nın izleyicide yaratmak istediği etkiyi yorumlarsak, dil, din, ırk gibi tanımlardan uzak sadece vicdan ve gerçek sevgiyi merkezine alan, savaş ortamına rağmen insanlığın sevginin birleştirici gücünde buluşabilmemin mümkün olduğunu, Türk insanının gönlünün ve ruhunun derinliğini yansıtan bir gözle anlatıyor diyebiliriz. Zira arkasında 65 yıllık bir birikim var. Hemde tüm öyküsü gerçek hikâye. Ve hikâyede anlatılan iki baş karakterde hayatta. ( Süleyman Dilbirliği filmin galasından sonra rahatsızlandı. Bu yazıldıktan 1 gün sonra - 7 Aralık 2017- hayatını kaybetti)
Ayla ile Sülyeman Dilbirliği 
Ayla'yı izleyen herkes bir defa gözyaşına teslim oluyor. En sert adamın bile ruhuna işleyecek ağır dram içeriyor. "Ben ağlamadım yeaa" diyenlerin bile gözleri nemlenmiştir. Belki de Ayla'nın en başarılı yanı bu. İş, okul, ilişkiler, sosyal hayatın getirdiği tüm baskı unsurlarından boşalmanızı sağlayabiliyor. Babam ve Oğlum'da da böyle olmuştu.  Ayla görüntü yönetmenliği, prodüksiyon bakımında birinci sınıf bir film ancak salt amacı sanki izleyiciyi ağlatmak üzere inşa edilmiş gibi.

12 Nisan 2017 Çarşamba

# 40

Birbirini tanımayan 3 karakter.

Kader, numeroloji ve para dolu bir çanta. 

Guy Ritchie esintileri.

Replikler, Pulp Fiction tadında.

40, filmin yönetmeni Emre Şahin'e göre Tarantinovari bir film

Metin isminde Tofaş marka araba kullanan bir taksici. Eğlenceli, küfürbaz, deli dolu bir Sivaslı.

Tarlabaşı'nda yaşayan bir Nijeryalı. Amacı, aşık olduğu kadının yanına Paris'e gitmek.

Müzikler, oyunculuk şahane. Türk sinemasının en özgün kara mizah filmlerinden. Bir o kadar da dram.
Beyoğlu'nun arka sokakları, Balat, Samatya, Kumkapı'nın özgün yaşamı.

40'ı çok beğendik, Emre Şahin'e de sinema alanında yakın durmak gerek.