27 Temmuz 2018 Cuma

So far so good!

Buraya kadar bir sorun yok. Peki bundan sonrası?

Mathieu Kassovitz'in Le Haine'ndaki gibi. Silahlar çekilmiş. Birini kaybetmişsiniz ve atacağınız son mermi sizin de yaşamınızı etkileyecek. Ne yapardınız?

Aptal biri gibi silahı çekip karşınızdakini vurur muydunuz? Zaman geçiyor. Tik tak, tik tak, tik tak. Silahın ateşleme mekanizmasını çekiyorsun. Tik tak, tik tak. Zamanı durdurmak istiyorsun ama biliyorsun ki o zaman geçecek.
Ne kadar boğulacak gibi hissetsen de yaşanacaklara engel olamayacaksın. Silah ateş alacak. Kim ölecek? Sen mi, o mu?

4 Mayıs 2018 Cuma

The Purge üçlemesi

Purge üçlemesinin en soluk filmi. Senaryosunun yazıldığı dönem ABD Başkanlık seçimlerine denk geldiği için Trump'a yönelik olarak zorlama göndermeler de olsa Purge'ün son serisine 'vasat'tan öte yorum yapamıyorum.

Frank Grillo'nun as oyunculuğu bile filmi kurtarmaya yetmiyor.

O yüzden buralara gelip de bu yazıyı okuyorsanız Purge serisinin 2013 yapımı ilk filmini izleyip (The Purge), 'Arınma' macerasını orada noktalayabilirsiniz.

6 Nisan 2018 Cuma

The Shape of Water


Guillermo del Toro, 'as yönetmen'ler sınıfının en titiz temsilcilerinden. Soğuk savaş döneminde (1950'ler) Elisa adlı temizlikçi bir kadının hikâyesine odaklanan The Shape of Water, yeşil tonların ağırlığıyla dönemin soğukluğunu görsel sanatlarda verilen bir ders niteliğinde işliyor.

Hollywood nimetlerini sonuna kadar kullanan Del Toro, iyi-kötü gibi ahlaki unsurların ayrımını da net biçimde anlatıyor.
Epik anlatım tarzıyla izleyiciyi sıkmayan bir tempoda ilerleyen film, etkileyici görselliği, mekân çekimlerindeki olağanüstü incelikteki detaylar, klişeye başvurup Hollywood'a sunulacağı için katharsis (duygusal boşalım) bir finalle son bulsa da Del Toro, kendi kurduğu dünyayı izleyiciye net olarak yansıtmayı başarmış. (Ödülünü de 4 Oscar heykelciği ile aldı)

Del Toro, dönem filmi yapmayı seviyor. Pan'ın Labirenti'nde İspanya İç Savaşı'nı epik bir anlatımla izleyeciye sunan yönetmen, benzerini The Shape of Water'da da uyguluyor. Ancak Pan'ın Labirenti'ndeki eleştirel politik alt metinleri bu filmde bulabilmek çok zor.

Velhasıl, The Shape of Water, "başyapıt" olmasa da kült filmler arasındaki yerini çoktan almış durumda.

4 Nisan 2018 Çarşamba

İyi bir alternatif seyirlik; Güneşli Pazartesiler


Önemli olan bizim Tanrı’ya inanıp inanmadığımız değildir. Önemli olan Tanrı’nın bize inanıp inanmadığıdır. Eğer inanmıyorsa hapı yuttuk demektir.

Güneşli Pazartesiler, politik alt metninin dolu olduğu, 6 liman işçisinin hayatını konu alan İspanyol filmi.  İspanya'nın auteur yönetmenlerinden Fernando Leon de Aranoa'nın kamera arkasında olduğu filmde, "başkasının hayallerini gerçekleştirmek için çalışan" insanların öyküsü, karakterlerin derine inen ruhsal analizleriyle işleniyor.

Diyalog ağırlıklı filmde, Brit sinemasından alışık olduğumuz bar sekansları Güneşli Pazartesiler'de de klişe mekân konumunda. Merkezi diyalogların barda (barın ismi  La Navarra Bar) geçtiği uzun ve edebi metin hassasiyetinde yazılan metinlerin dile getirildiği bu yer, tüm karakterlerin buluşup, birbirlerine sorunlarını anlattıkları, adeta kaçış noktası.
Filmin oyuncu kadrosunda, sonraki yıllarda İspanyol sinemasının öncü aktörlerini oluşturacak Javier Bardem, Luis Tosar gibi isimler yer alıyor.

Durağan yapısı zaman zaman filmden kopmalara, izleyicinin dikkatini başka yönlere vermesine sebep olsa da filmin barındırdığı politik göndermeler, şiirsel anlatım, kullanılan renkler sayesinde film bittiğinde filme karşı tatlı bir tebessüm de bulunabiliyoruz.

Santa, Jose, Lino, Amador, Reina, Rico ve Sergei isimleri üzerinden sadece Vigo'da yaşayan bu karakterlerin sorunu değil, bizim gibi birçok insanın ortak sorunları/dertleri anlatılıyor. Sözün kısası, Güneşli Pazartesiler, iyi bir alternatif seyirlik.

Güneşli Pazartesiler, asıl 'Kaybedenlerin' anlatıldığı bir film. Bizdeki gibi Kadıköy bohemliğinde 'sahte kaybeden" değiller.

28 Mart 2018 Çarşamba

Hedonutopia


Godard hassasiyetinde bir klip.  Hellen mimarisi kadar güzel sözler.

Hedonutopia, naif, bünyeyi yormayan müzikleriyle o kadar iyi hissettiriyor ki.

Sofar İstanbul'un velinimetleri kendileri.

Hedonutopia, haz anlamına gelen Hedonistan kelimesinden geliyor. Daha sonra grup üyeleri isim olarak Hedonutopia olsun diye karar veriyorlar.

"Harp tarihi ile ne ilgisi var?" demeyin; Hedonutopia'nın mistik şarkıları ile okunan makaleler, kitaplar daha da güzelleşiyor.

22 Şubat 2018 Perşembe

Benim Varoş Hikâyem

Adana.
Türkiye'nin en karakteristik şehirlerinden biri.
Kimilerine göre sempatik insanlarıyla kimilerine göre de her köşe başındaki bir kebabçısıyla meşhur.
Yaşar Kemal'i, Orhan Kemal'i, Muzaffer İzgi'yü, Yılmaz Güney'i çıkaran 'kutsal topraklar'. Güneşe kızıp ateş edenlerin memleketi.
"Adanalıyık, Allah'ın adamıyık, ayıkıyon mu?" sözleri dillere pelesenk etmiş nemi fazla, yüreği tertemiz insanların yurdu.
İncirlik'e gelen ABD'li askerlerin "Dünyanın en büyük köyü" olarak gördüğü, Türkiye'ye 20. yüzyılda 'İmparator' vermiş bir şehir.

Adanalı bir arkadaşım vardı. (üniversiteden sonra hiç görüşemedik kendisiyle) Babası demiryollarında makinist olarak çalışıyordu. İstanbul'a geldiğinde Beyoğlu'nda Adana İl Sınırı adlı restoranda yemek yemiştik. Rakı ve şalgam ile kafası biraz parlayınca, "Biz Adanalıların üç şeyden vazgeçemeyiz. Etten, götten ve muhabbetten" demişti.  Bir de uyarmıştı, "Siz İstanbullular buna trafik mi diyorsunuz? Gelin bir de Adana'ya. Kırmızı da durursun sana arkadan 'Neden durdun, yürüsüne' diye korna basarlar"...

Benim Varoş Hikâyem de Adana'nın Ceyhan ilçesindeki alt kültürü anlatan bir kurmaca belgesel. Belgeseldeki Neşter, Rokko ve çetesi, Horozcu, Kaçakçı, Pele Dayı tümü sosyolojik ve psikolojik olarak ayrı ayrı incelenmesi gereken karakterler.
Anlattıkları hikâyeleri gülümseyerek izliyoruz, belki bize bir İngiliz kara komedisi gibi absürt geliyor ancak kurmaca da olsa belgeselin alt yapısını kurduğu bir gerçeklik var. Bu gerçeklikte aslında düşünüldüğünde hiç de komik ve absürt değil. Aksine ürkütücü. Tüm bu unsurların yanında Benim Varoş Hikâyem anlattıklarıyla, karakterleriyle etkileyeci ve heyecanlandırıcı bir belgesel.

Belgeselin çıkış noktası, yönetmenliğini üstlenip projeyi gerçekleştiren ve senaryosunu da yazan Ozan Korkut'un Ceyhan'daki günlerinden yola çıkıyor. Ozan Korkut, altyazı dergisine verdiği röportajda 25 yaşına geldiğinde artık anlatacak bir hikâyesinin olduğuna karar verdiğini söylüyor. "Herkesin iyi bildiği hikâyeyi anlatması lazım" diye de ekliyor.

Benim Varoş Hikâyemi anlatmadan önce yönetmen Ozan Korkut'un hayatına kısaca bir bakalım. Korkut, tıpkı Quentin Tarantino gibi film izlemeyi çok seviyor. Çocukluğunda babası ile beraber izlediği The Godfather serisi onun unutmadığı yapımlar arasında.

Jimmy Jib asistanlığından, televizyon rejisine, reji asistanlığından teknik yönetmenliğe kadar tabiri caizse sektörün en altından gelmiş bir isim. İsmini duymamız ise Benim Varoş Hikâyem sayesinde oldu.
Korkut, tıpkı Yaşar Kemal gibi doğduğu toprakları işliyor Benim Varoş Hikâyem'de. Anlattıkları mahallede yaşayan abilerinin, arkadaşlarının veya birlikte takıldığı insanların başına gelen gerçek olaylar. O da tüm bu unsurları harmanlayarak, biraz da kalemini kullanarak Benim Varoş Hikâyem'in senaryosunu oluştuyor. Sonra da ver elini Adana, başla kayda Ceyhan.

Çok uzatmadan bitirmek gerekirse, Benim Varoş Hikâyem, Türk sinemasında alt kültürü inceleyen belgesel projelerine yeni bir soluk getirecek düzeyde bir çalışma. Blu Tv'nin de belgesele güvenip satın alması Ozan Korkut'a sonraki projeleri için umarım yardımı olur...

20 Şubat 2018 Salı

Agnes Obel / Riverside

Tek başına çalıyor, tek başın söylüyor.

Annesinin piyano çalmasından etkilenerek başladığı müzik kariyerini Danimaka'da sürdürüyor.

Riverside bana göre yalnız uyuyanlar veya yalnız uyumayı sevenler için yazılmış bir şarkı. 

Avrupa halk müziğinden esintiler ile süslüyor şarkılarını. Barok binaların ince detayları gibi ustalıkla yansıtıyor işliyor müziğini.

5-6 Aralık 2013'te İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nca Salon'da verdiği konserde biletler aylar öncesinden tükenmişti.

Umarım yolu bir gün yine düşere bizim diyarlara....