7 Mart 2026 Cumartesi
Faydalı Hayat / La Vita Util
Film, yirmi beş yıl boyunca Montevideo sinemateğinde çalışan Jorge'nin, mali sıkıntılardan dolayı kültür merkezinin kapanmasıyla işsiz kalmasına odaklanan film, Uruguay sinemateğinin kapanmasına dair hem mizah hem de hüzünle bezeli şiirsel bir 66 dakika vadediyor. Başrolde ise film eleştirmeni Jorge Jelinek var.
Jorge, 25 yıldır Montevideo sinemateğinin film programlarını yapmaktadır. Seyirci sayısı azalınca, sinematek kâr etmekte güçlük çeker ve kapanır. İşsiz kalan ve elinden başka iş gelmeyen Jorge, dünyaya ayak uydurmak için yaşam biçimini değiştirmek zorunda kalacaktır.
4 Aralık 2022 Pazar
İçimde biriken kara bulutlar
13 Ağustos 2022 Cumartesi
Andrei Rublev
Rus sanat tarihinin ünlü ikona ressamı Andrei Rublev'in hayatını merkeze alan film, kendi kişiliğini korumaya çalışan ve aynı zamanda en zor koşullarda dahi sorgulamayı bırakmayan bir sanatçının kimliğini anlatıyor.
On beşinci yüzyılda yaşamış sanatçının hikâyesini, Sovyet sinemasının usta yönetmenlerinden Andrei Tarkovsky'nin Sergei Eisenstein'ın biçimciliğinden ayrılmayarak onun keskin ve özgür üslubundan izliyoruz.
Acımasız bir dünyada merhameti, sevenciliği ve iyiliğinden taviz vermeyen karakterimiz, baskıcı bir toplumda sanatçının asıl işlevini, nasıl davranması gerektiğini de hatırlatıyor bizlere. Yoğun mistik ögeler barındıran film, didaktik anlatımıyla izleyiciyi biraz zorlasa da Stalin döneminin baskıcı ortamını yansıttığı için tarihsel gerçeklere de ışık tutması açısından oldukça önemli. Filmin uzun bir süre yasaklanmasının bir nedeni de buydu.
1966 yılında çekilen ve görsel anlatım bakımından sinema diline yepyeni bir bakış getiren film, uzun süresine rağmen bir sinema şöleni diyebilirim.
10 Ağustos 2022 Çarşamba
Korku klasiklerine meydan okuma: Altıncı His
Şimdilerde hafıza kaybı problemleriyle uğraşan ve bu yüzden de oyunculuğa ara vermek zorunda kalan Bruce Willis'in başrolü sırtladığı filmin yönetmeni Hint asıllı Night Shyamalan.
Özel efektlerin olmadığı, abartılı seslerin kullanılmadığı, şiddet ve kan gibi klişelere girmeyip üslubunu sade ve dengeli bir şekilde kameraya yansıtıldığı film, altı dalda Oscar'a aday gösterildi.
Küçük Cole'un çevresinde ölü gezen insanlar görmesi üzerine ailesi onu çocuk psikoloğu doktor Malcom Crowe'la tanıştırır. Doktor Crowe, küçük çocuğun, 'ölmüş ama huzur bulamamış kişilerin etrafında dolaştığı' söylemlerine çareler ararken, dikkatli izleyiciler 'herkesçe sözü edilen' büyük sürprizi finale yakın hemen fark edeceklerdir.
9 Ağustos 2022 Salı
Fransa'dan ne çıksa izlersin; Rendez-vous (1985)
'Ne kadar çok insan o kadar çok çelişki' mottosuna sadık bir şekilde filmde, bireyler arasındaki duygu ve karmaşıklığı dile getiren Andre Techine, öyküsünü tutkulu bir şekilde anlatmayı da başarıyor.
Fransız sinemasının en ilginç stilistlerinden gösterilen yönetmenin bu ustalık eseri filmi, sinema tutkunlarınca kaçırılmamalı.
11 Temmuz 2022 Pazartesi
Ben sana vurgunum
Birçok duyguyu kusursuz üslubuyla anlatmayı tercih eden ikonik yönetmen Ryusuke Hamaguchi'nin narin, hassas, ölçülü dokunuşlarıyla ilmek ilmek işlediği bir film Drive My Car.
Sıradan olanın, 'bir kayıp ve bağışlanma' temelinin üzerinden anlatıldığı film, nefes kesici şiirsel anlatımıyla diyaloglar arasında özgün metinleri ilmek ilmek işliyor.
2 saat 57 dakikalık süresi uzun gibi gözükse de gerek oyuncuların güçlü performansı gerek edebi dilin akıcı bir şekilde filme yansıtılıp anlaşılabilir diyalogları sayesinde uzun süresi uçup gidiyor.
27 Haziran 2022 Pazartesi
Zannetme sana dargınım
Çok az film kültürel bir anı olarak hafızalarımızda kalır. İngiliz sömürge yönetimi Hong Hong'unun son günlerinde geçen, stilize görselliği, şiirsel anlatımıyla 2 farklı hikâye anlatıyor bize dahi yönetmen Wong Kar-Wai.
Uyumlu müzikal ve görsel kombinasyonu, neo noir melankolik anlatımıyla destekleyen iki filmden hangisini daha çok sevdiğinize karar vermekte zorlanacaksınız.
23 Haziran 2022 Perşembe
Yakınından ve uzağından
Akıldan çıkmayacak siyah beyaz sinematografisi, estetik kaygı unsurunu ön plana çıkararak klasik Avrupa sineması ögelerini barından film, İkinci Dünya Savaşı'nın Avrupa'ya getirdiği huzursuzluk hissini ve bu kargaşa ortamında bile sevginin nasıl bir yol bulabileceğini anlatıyor.
Filmin her bir sekansını, pitoresk tablo titizliğinde kameraya yansıtan Pawel Pawlikowski, komünizmin Avrupa'ya yayıldığı bir dönemde müzik ve aşk yolculuğunu vaat ediyor. Ayrıca 1950'ler Polonyası'nın Krzysztof Kieslowski filmlerinden bile daha kasvetli yansıtıldığını söylemek mümkün.
Rembrandt tablolarının özenle kameraya yansıtılması olarak özetleyebileceğim film, müzikleriyle de izleyecinin kalbinde huzur bırakacak türden.
31 Ocak 2022 Pazartesi
Yerleşik tüm değer ve inançları unutun: Titane
Julia Ducournau'yu yıllar önce bu blog okurları öğrenmişti. Kendini Fransız yeni dönem sinemasının yetiştirdiği en önemli isimlerden biri. Provokatif olmayı seviyor. Aile, cinsiyet gibi kavramları da sil baştan değerlendirip, izleyici de belirli sorgulamalara sebep olmak da istiyor.
Raw filminden sonra ikinci uzun metrajlı filmi olan Titane, gerçekçilikten tuhafa uzanan grotesk bir hikâyeye sahip. Olağan temaları olağanüstü şekilde resmetmeyi tercih ettiği gibi travma gibi tetikleyici tutumları da seyircinin gözüne sokma çabasında. Bu bakımdan bile aslında özel bir yere sahip olması gerektiğini düşünüyorum filmin.
Filme, kuir okumadan bakarsak da bedensel korku ve trans deneyimine demir atmış bir yapıtla karşılaşıyoruz. Film cinsellik, sevgi ve aşkla ilgili her türlü yerleşik algıya meydan okuyarak, sınırları epey aşıyor. İtfaiyeci ile baba-oğul olarak başlayan ilişki, zamanla her ikisinin de vücutlarının birbirlerine mahkum hale gelmesiyle birbirlerine kesin ihtiyaç duymalarına evriliyor. Her iki karakter de biraz da olsa huzur buluyor bu durumdan.
Ayrıca baş karakterimiz, ihtiyaç duyduğu 'baba sevgisi'yle yeniden sosyal hayata kazandırılıyor. (Bir başkası tarafından iyileştirilen travma, sevgi yoluyla yeniden sosyalleştirilen bir suçlu) Bana kalırsa ikili arasındaki en önemli ilişki buydu.
10 Ocak 2022 Pazartesi
Soğuk Savaş esintileri: Werk Ohne Autor
Soğuk Savaş olarak adlandırılan yıllar, tuhaf duygulanımların yaşandığı bir dönem bana göre.
Dönem boyunca Berlin, toplumsal düzensizliğin, sınıfsal ayrımın bulanıklaştığı, toplumsal ayrışmanın odak noktasıydı. Bu bunalımlı ortamı kıracak şey de sanat ve yükselen potansiyel taşıyan yeni Alman kuşağıydı.
İki kutuplu dünyanın merkezi konumunda olan Berlin aynı zamanda da Soğuk Savaş temalı sanatın da vazgeçilmez unsurlarından oldu.
Yönetmen olduğu kadar iyi bir Soğuk Savaş dönemi Berlin'in araştırmacısı olan Florian Henckel von Donnersmarck'ın Werk Ohne Autor'u, kutuplaşma iklimi ile dönemin entelektüellerinin Almanya'nın gelişimini özgür/bağımsız bir sanat anlayışında olduğunu anlatması bakımından da yalnızca bir sinema değil aynı zamanda döneme 'Soğuk Temas' eden bir belgesel niteliği de taşıyor.
Doğu'nun 'kutuplaşmış düşünme tarzı' ile Batı'nın 'keskin farklılığı'nı göz önüne getiren Donnersmarck, yeni nesnellik kurgusu üzerinden Alman postmodernist ressam Gerhard Richter'ın hayatından esinle, Kurt Barnett karakterinin kendini ve sanatını keşfetmesini 3 saatlik bir epik esere sığdırmayı başarıyor.
Film, iç içe geçmiş iki paralel anlatıdan oluşuyor. Birincisinde travmatik bir çocukluk geçiren Kurt Barnett, henüz 6 yaşındayken 'kusurlu' olduğu için onu sanat galerisiyle tanıştıran teyzesini gaz odasında kaybeder ve bu olay onu oldukça etkiler. Diğer anlatı da başarılı bir jinekolog olan Profesör Carl Seeband’ın hayatını izliyoruz. Seeband, Nazi ideolojisine bağlı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında politik ve ekonomik karmaşalar yüzünden kendine Hitler'i çıkış yolu gören tipik bir Alman ve aynı zamanda down sendromlu, engelli ve 'soyu kirli' olanları 'kısırlaştırıp' onların yaşayıp-yaşamayacağına karar veren bir doktor.
Nazi ideolojisinin toplum mühendisliğini sırtlayan, kan ve çelikten beslenen ideolojiye yaranmak isteyen Seeband, savaştan sonra da bir o kadar pragmatist tutumla Sovyetlere ve akabinde Batı Berlin'e geçerek hayatı boyunca rahat bir yaşam sürüyor. Ancak peşini bırakmayacak bir konu da hep olacak ve Kurt Bannet'la da bir şekilde (zorlayıcı olsa da) bir araya gelecek.
22 Mayıs 2021 Cumartesi
Tüm Yönetmenler Eşsizdir Ancak Hiçbiri Abbas Kiyarüstemi Kadar Değildir
Minimalist epiğin mucidi, şiirsel anlatımıyla sinemayı benzeri olmayan bir saflık seviyesine taşımış biri Abbas Kiyarüstemi.
Sanatçı duyarlılığı, gündelik olayların içindeki mucizeleri yakalamaktaki becerikliliği onu sinemanın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yaptı.
Sinema konusunda hiçbir eğitim almamış olmasına rağmen sarsılmaz hayal gücüne borçlu olduğumuz senaryo ve öykülerindeki şiirsel anlatımı, yaşam-ölüm üzerine ruhani bir başyapıtı olan Kirazın Tadı, hayatın gündelik sıradanlıklarına zinde gözlerle bakmanın ürünüdür. Kiyarüstemi gözlemler, anımsar ve tüm bunları bize ekranda tasvir eder.
Kiyarüstemi'nin filmlerindeki karakterleri gerçek hayatla ve kendimizden bir şeyler bulduğumuzu hissettiğimiz için seviyor, filmlerindeki uzun diyaloglara kendimizi bu yüzden kaptırıyoruz belki de. Kiyarüstemi filmlerini izleyen seyircinin tek amacı görüntülerdeki hakikati keşfetmektir. (Kiyarüstemi izlediği ilk Hollywood filmine hikâyedeki karakterlerin gerçek hayatla bir ilgisi olmadığını sezdiği için uyuyakaldığını da söylemiştir)
Kirazın Tadı sıradan olanın içindeki güzelliği keşfetmemizi sağlıyor. İzleyici filmde, (ki bu tüm Kiyarüstemi filmleri için geçerlidir) mantıktan yoksun bırakılmış duygusal bir şantaja maruz kalmaz, olayları daha bilinçli bir gözle takip eder. Kiyarüstemi'ye göre iyi bir film "Sizi kendi rotanızda tutar. İçinizdekileri uyandırıp bitmesinden çok sonra bile sizi hırpalayarak kışkırtır."
Kirazın Tadı'ndaki unutulmaz finali "açık yapıt"ı oluştururken içi içine sığmaz. "İnsanların filmlerimi izlerken uyuyakalmalarını aldırış etmem, yeter ki sonrasında o filmle ilgili hayal kursunlar" Son sahneyle ilgili düşünecek ne çok şey var değil mi?
Böyle bir son "belirli, kesin ve mühürlü bir çözümden daha inandırıcı" değil mi? New York'ta düzenlediği bir sinema atölyesinde filmlerindeki finalle ilgili şunları söylemiştir usta yönetmen: "Seyircinin normalden daha fazla çaba göstermesini, gelip geçici karmaşanın tadını çıkarmasını, böylece kendilerini ifade edebilmelerini isteyen bir yönetmenim. Bu yüzden de izleyicilerimin bir kısmını kaybediyorum. Benim için film, insanları görmeye ve sorular sormaya, sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olmak dışında bir işlevle değerlendirme zahmetini göstermeye ikna etmekle ilgilidir."
Kirazın Tadı'ndaki final seyircinin hayal dünyasında düşler kurmasına izin verir. İzleyici karakterle ilgili alternatif yollara ulaşır.
Örneğin Tahran'daki doğa tarihi müzesindeki çekilen sahneye bakalım. Badii'yi öğrencilerin bir bıldırcın üzerinde incelmeme yaptıkları odanın camından içeri bakarken görüyoruz. Öğrencilerin öğretmenleriyle konuşmalarını duyuyor ancak onları göremiyoruz. Kiyarüstemi izleyicisinin olan biteni zihninde canlandırmasına yardımcı oluyor: "Bazen, bir kişinin ayağının görünmesi o kişinin ruh halinin en iyi göstergesidir"
15 Nisan 2021 Perşembe
Peki Ya Tanımadıklarınız?
Hiç tanımadığınız birine aşık olmak nasıl bir his? Peki aşık olmak daha çok önceden tanımlanmış kadın/erkek fikrine bağlanmak demek değil midir? Belki de tahayyül ettiğimiz varlık, zihnimizde yarattığımız kadardır...
Chungking Ekspresi mi? Çok sevdim.
2 Nisan 2021 Cuma
12 Kasım 2020 Perşembe
Kaç Para Kaç
"Dünyadaki insanların yarısı günde iki dolardan daha azıyla yaşıyor. Tam bir buçuk milyar insan aç uyuyor. Nüfusun dörtte biri temiz bir bardak su içemiyor. Her dakika bir kadın çocuk doğururken ölüyor"
Reha Erdem'in yüklü miktarda para bulmasıyla küçük hayatları değişen orta sınıf bir Türk ailesini odağına aldığı festival yıldızı filmi Kaç Para Kaç, kentli toplumda iktidarı elinde bulunduran, asosyal, ailesine düşkün gibi duran Selim'in hikâyesini ustalıkla anlatıyor.
Paranın insanları (muhafazakâr-seküler olsun fark etmez) nasıl yozlaştırdığını Sait Faik öyküsü tadında anlatan Erdem'in filmi, hikâyesi ve karakter gelişimi açısından oldukça tatmin edici. Selim karakterinin Kafkavari dönüşümünü oldukça iyi yansıtan Taner Birsel'in 21. İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Erkek Oyuncu" ödülünü de layık görüldüğünü hatırlatalım. (1998 senesi)
Reha Erdem'in yarattığı dünya aslında günümüz insanının da bir panaromasını çıkarıyor. Eskiden kutsal sayılan bilgiydi, insanlık bilgiyi arıyordu. Ancak günümüzde hele ki gelişmiş ülkelerin büyük şehirlerinde insanlar için tek bir maddenin kıymeti var; para. Bilgi mazide hikmet para da oldu artık.
Reha Erdem'in filmde Selim karakteri üzerinden yarattığı evrende, dışlanmışlıktan kaynaklanan yabancılaşma, (Selim'in ailesine, çocuklarına, çevresine hatta yanında çalıştırdığı dürüst çırağına) karakterin paranın yüküyle birlikte yaşadığı daraltıcı girdap, bireysel olarak sıkışmışlık hissi, yalan, çok fazla yalan söylemesi şu an içinde bulunduğumuz dünyanın da modern bir benzetmesi değil mi?
Kaç Para Kaç, yönetmenin sinematografisindeki en başarılı yapımlardan. Yakın durmanızı şiddetle öneririm.
31 Ekim 2020 Cumartesi
Bizar eden bir gerçeklik; Frances Ha
Frances Ha; çevrenizin yüzlerce insan ile çevreli olduğu kalabalık bir kentte yürürken kulaklığınızda çalan hoş müziğe kapılıp, kendi küçük dünyanıza yönelmeniz gibi naif hissettiren bir film.
Zaman zaman kalbinizin kırıldığı o andaki umutsuzluk, bazen de anlamlandıramadığınız kadar yüksek bir enerji duymak, bazen de sadece vasat bir hayat sürmek. Noah Baumbach'ın kendi 27 yaş bunalımından esinlerek öyküsünü oluşturduğu Frances Ha, New York'ta yalnız başına ayakta kalmaya çalışan genç bir kadının hikâyesine odaklanıyor.
Filmde, "Ah Frances bu işte vahşi dünya" diye seslenebilir ya da filmin gerçekliğine sert şekilde vurulabilirsiniz. İkisi de kabulüm. Bana sorarsanız bu filmle ilgili tam olarak ne hissettiğimi anlatamam. Rahatsız edici bir gerçeklik, ilgi çekici kamera hareketleri, rolünü benimsemiş bir başrol kadın oyuncu...
Frances Ha'nın olgunlamamış sevimliliği -kimine göre bu durum itice de gelebilir, sürekli mutlu hali insanları rahatsız edebilir ki filmde de etti-, çocuksu duygu durum bozuklukları.
Noah Baumbach'ın temeline oturttuğu takıntılı arkadaşlık, entelektüel birliktelikler, erken yetişkinlik üzerine yaptığı incelemeler güncel bir tartışmayı da iyi bir sinema anlatısıyla destekliyor. Beyazperdeye girdiği 2012 yılının en güçlü filmlerindendi kuşkusuz.
Frances Ha, sınırlarda yaşayan genç New Yorklularla ilgili olsa da, mevcut ekonomik durum veya gençlerin içinde bulunduğu kötü durum hakkında bir yorumda bulunmayı arzulamıyor. Film sorumluluk düzeyi toplum normalarının altında kalmış nitelikli insanlarla ilgileniyor. Kusurlu ama yetenekli karakterler.
Frances Ha'yı Woody Allen filmlerine benzetmek ya da kıyaslamak tam bir haksızlık bana kalırsa. Siyah-Beyaz renk kullanımı, 80'lerin ritimlerini hatırlatan müzik seçimleri, Greta Gerwig'in harika oyunculuğu Frances Ha'yı benzersiz bir film yapan özelliklerden. Bu yüzden Woody Allen'ın gerçeküstü mizahıyla Frances Ha'yı eşleştirmek Noah Baumbahc'ın da zekasına ve kalemine haksızlık olur.
Son olarak tatlı bir sanat eseri izlemek isterseniz ve hayattaki seçimlerinizi sorgulama ihtiyacı hissediyorsanız Frances Ha sizin onu keşfetmenizi bekliyor.
3 Mart 2020 Salı
Alman ne çekse izlenir; Kreuzweg
Her ne kadar yazmaya 2000'li yılların başında başlamış olsa da ona ününü katacak film Kreuzweg'ti. Öncelikle festival bağımlılarını oldukça memnun edecek bir film Kreuzweg.
14 sekans dahilinde ve her bir sekansın tek planda çekildiği film, koyu katolik ailede yetiştirilen (köktendinci demek daha doğru) 14 yaşındaki Maria'nın İsa'nın 14 acısı üzerindeki hikâyesine odaklanıyor.
20 dakika süren ilk sahne, kimi izleyiciyi yorabilecek olsa da oyuncuların şahane performansıyla hızlıca akıyor.
Brüggemann'ın en temel kaygısı da farklı tüm teolojilerin fanatik/radikal olgular haline geldiklerinde ne kadar tehlikeli olabildiklerini göstermek istemesi. Filmin Hristiyanlık üzerine yoğun sembolik göndermeleri biraz yorsa da, üç büyük dinin, doğrusu beşeriyetin bildiği tüm dinlerin birbirleriyle nasıl ortak yönleri olduğunu fark ettirmesi. Ayrıca yoğun bir Katolik inancı eleştirisi olduğunu da belirtelim.
28 Şubat 2020 Cuma
Yenilikçi bilim kurgunun kült örneği; Ex Machina
Google kurucularından Larry Page'den esinlenerek oluşturulan Nathan (Oscar Isaac) karakterinin baş amacı bir robot yapmak ve bu robota karakter vermektir. Ava adını verdiği bu robotu test etmesi için de çalışanı Caleb'ı (Domnhall Glesson) görevlendirir.
Filmle ilgili söylenecek en olumlu eleştirilerden biri "yenilikçi" ve az tahmin edilebilen senaryosuyla alanının kült filmleri arasında rahatlıkla yer alabilir.
Garland'ın filmi, Sovyet yönetmen Andrei Tarkovsky'nin Stalker, yine aynı yağmurun altında büyüdüğü Stanley Kubrick'in 2001:Space Odeyssey ile Gladiator filmiyle sinemaya yeniden savaş filmleri akımını geri getiren Ridleyy Scott'ın Blade Runner filmlerinden dersler çıkarıp, iyice analiz edildiğini gösteren zekâ barındırıyor.
Filmle ilgili benim diğer beğendiğim detaylar, özellikle ABD'de Trump'ın kazandığı başkanlık seçimleriyle gündeme gelen, arama motorlarının kullanıcılarının bilgilerini manipüle etmesine yönelik meselelere parmak basması, filmi biraz daha ileri boyuta taşımayı başarıyor.
Hülasa, üzerinden yıllar geçse de -her ne kadar bu tanımlamayı sevmesem de- sinefillerin 2010'lar dünyasından bilimkurgu alanında akılda kalacak yapımlardan.
18 Şubat 2020 Salı
Takıntılı bir film; A Clockwork Orange
Stanley Kubrick'in Anthony Burgess'in Türkçeye Otomatik Portakal adıyla çevrilen eserinden uyarladığı film, ilaçlı sütle kafayı bulup efkâr-ı umumiyenin huzurunu kaçıran Alex Delarge'ın önderliğindeki çetenin şiddet dolu öyküsünü anlatıyor.
Film, bilinmeyen bir zamanın Londra'sında geçer. Filmin giriş sekansı, gülünç ama aynı zamanda ürkütücü motiflerle dizayn edilmiş çete üyelerinin, "eğlenceleri"ne şiddet katmak amacıyla planlarını yapmak üzere sürreal "Korova" barıyla başlar. Karakterler, "Ultra kaba"dır. Bunun nedeni de synthemesc, drencrom adlı sentetik maddelerinden oluşan sütten kaynaklıdır.
Çetenin kendilerine verdikleri isim de vardır: "Droog"
Kubrick'in filmde yarattığı atmosfer, Birleşik Krallık yönetimince oldukça sert tepkiye neden oldu. Filmin gösterilmesi 25 yıl boyunca yasaktı. Zira filmde sağlıklı, huzurlu diyebileceğimiz hiçbir şey yok. Tüm sekanslar son derece rahatsız edici.
Kubrick'in en rahatsız edici filminde, seyirciye kaçacak alan bırakılmıyor. Sahneleri izlemek oldukça zor. 1970'lerin atmosferini ve sinemaya muhafazakâr bakışın etkin olduğu dönemde Kubrick oldukça cesurca anlatmayı seçiyor hikâyeyi.
Kubrick, filmle dünyanın şiddete teslim olduğunu ve insanların bu şiddette büyük payı olduğunu söylemek istemektedir. Dünya kaosa teslim olmuştur. Bu kaos da insanın ilk atasından beri genlerindeki kodlu şiddet dürtüsünden kaynaklanmaktadır.
Filmdeki tecavüz sahneleri şiddetin nedensiz biçimsiz hali gibidir. Seyircide rahatsızlık verici bir itki oluşur. İster istemez bize bu sahneleri izlettiği için Kubrick'i sorgulamaya başlar. Bu şiddet ritüeli bir an önce bitsin ister.
* Bu yazıda Veysel Atayman'ın Şiddetin Mitolojisi (İthaki Yayınları, 2019, İstanbul) kitabından yararlanılmıştır.
11 Şubat 2020 Salı
Pusher Trilogy
Sinema eğitimini Birleşik Devletler'de gördükten sonra ülkesine dönen Refn, büyüdüğü sokaklardaki torbacıların hayatlarından etkilenerek öyküsünü oluşturduğu Pusher filminin ilkindeki Frank karakterine kendinden de bir şeyler eklemeyi ihmal etmemiş.
Frank'in Kopenhag'ın en belalı mafya babasına borcunu ödemek için çabalamasının yanında film izlemeyi ihmal etmemesi, gündelik yaşamın akışına bir şekilde ayak uydurmaya çalışması beyazperdeye o kadar iyi aktarılmışki, tüm bu detaylar Refn'nin sinematografisinin ne kadar gelecek vaat ettiğinin en bariz göstergelerinden.
İyi öykü anlatıcısı olan Refn, Pusher'da "torbacı" olarak tabir edilen alt düzeyli serserileri odağına alan filminde şiddeti ön plana çıkarıyor. Pusher serisinde, Refn'in Drive, Neon Demon, Cennetin Kapısında, Bronson gibi filmlerinden farklı olarak "geleneksel" yan ortaya çıkıyor.
Refn'in şiddete yönelik estetik bakışı, sınır ihlalleri yapan, kural tanımaz karakterlerinin hayatlarında neden hiçbir şeyin yolunda gitmediğinin birer göstergesidir. Frank'in (Kim Bodnia) başına gelenleri sorgulamayız çünkü belayı kendisine çağırtmaktadır.
Frank'in film boyunca çevresine yaklaşımı, aylarca aramadığı annesinin son parasını dahi alması ve annesinin ona sarılmak istemesini omuz silkerek reddetmesi, onun insan olma iddiasını bize sorgulatır. Finalde Vic'in Frank'e yaptığı ve Frank'in arabanın arkasındaki çaresiz o son bakışı seyirciye bir nevi "Katharsis" duygusunu yaşatır. Çünkü Frank'in Vic'e yönelik tavırları seyiricideki itki duygusunu geliştirmiştir. Frank başına gelebilecek her şeyi hak etmiştir. Son sahne ile Refn, hem seyirciyle barışır hem de onu rahatlatır.
Pusher, Danimarka sinemasının yerel dilde (Danca) çekilmiş ilk suç filmi. Lars von Trier, Thomas Vinterberg, Anders Thomas Jensen, Ole Christian Madsen ile aynı ekolden gelen Nicolas Winding Refn'in ve Danimarka sinemasının "altın çağı"na canlı şahit ediyor olmanın mutluluğu ile bu yazdığım tüm yönetmenlerin filmlerine yakın durmanızı tavsiye ederim.
17 Ocak 2020 Cuma
Summer
Kenneth Glenaan da bana kalırsa Birleşik Krallık sinemasının perde arkasında kalan yönetmenlerinden. 2008 yapımı Summer'ı da yönetmenin belki de en iyi filmlerinden.
Pişmanlık-arkadaşlık mefhumu üzerine kurulmuş filmin görüntü yönetmeni Tony Slater-Ling'in kadrajları, Glenaan'nın Ken Loach esintili sinematografisiyle ortaya çok güzel bir seyirlik çıkıyor.
Robert Carlyle'ı da her zamanki gibi filmi sırtlıyor.



















