31 Ocak 2022 Pazartesi

Yerleşik tüm değer ve inançları unutun: Titane


Julia Ducournau'yu yıllar önce bu blog okurları öğrenmişti. Kendini Fransız yeni dönem sinemasının yetiştirdiği en önemli isimlerden biri.  Provokatif olmayı seviyor. Aile, cinsiyet gibi kavramları da sil baştan değerlendirip, izleyici de belirli sorgulamalara sebep olmak da istiyor.

Raw filminden sonra ikinci uzun metrajlı filmi olan Titane, gerçekçilikten tuhafa uzanan grotesk bir hikâyeye sahip. Olağan temaları olağanüstü şekilde resmetmeyi tercih ettiği gibi travma gibi tetikleyici tutumları da seyircinin gözüne sokma çabasında. Bu bakımdan bile aslında özel bir yere sahip olması gerektiğini düşünüyorum filmin.

Filme, kuir okumadan bakarsak da bedensel korku ve trans deneyimine demir atmış bir yapıtla karşılaşıyoruz. Film cinsellik, sevgi ve aşkla ilgili her türlü yerleşik algıya meydan okuyarak, sınırları epey aşıyor. İtfaiyeci ile baba-oğul olarak başlayan ilişki, zamanla her ikisinin de vücutlarının birbirlerine mahkum hale gelmesiyle birbirlerine kesin ihtiyaç duymalarına evriliyor. Her iki karakter de biraz da olsa huzur buluyor bu durumdan.

Ayrıca baş karakterimiz, ihtiyaç duyduğu 'baba sevgisi'yle yeniden sosyal hayata kazandırılıyor. (Bir başkası tarafından iyileştirilen travma, sevgi yoluyla yeniden sosyalleştirilen bir suçlu) Bana kalırsa ikili arasındaki en önemli ilişki buydu.

18 Ocak 2022 Salı

De Niro Mehmet

Acemilik birliğine Horasan'a teslim olmaya giden kültür bekçisi Mehmet'in, 1972 senesinde evinin önünde çektirdiği bir fotoğrafa bakıyoruz. 1.5 yılını silahlı kuvvetlere adamaya hazırlanan bu adamın tek endişesi, harp okulu mezunu bir yüzbaşının emir erliğini yapamamak. 

Erzurum soğuk, -32 derecede tutulacak nöbetlere hazır olması için bol bol tavuk döner dürüm ayran yiyor Mehmet, yağlansın da üşümesin diye.  

"Baba yatar, şafak atar" diye kim bilir kaç gece ense kirletecek koğuşta Mehmet. Peygamber Ocağı burası ona göre, haddini bil.

Sayılı günler de çabuk geçmiyor Mehmet bunu da hatırından çıkarma.

10 Ocak 2022 Pazartesi

Soğuk Savaş esintileri: Werk Ohne Autor

Soğuk Savaş olarak adlandırılan yıllar, tuhaf duygulanımların yaşandığı bir dönem bana göre. 

Dönem boyunca Berlin, toplumsal düzensizliğin, sınıfsal ayrımın bulanıklaştığı, toplumsal ayrışmanın odak noktasıydı. Bu bunalımlı ortamı kıracak şey de sanat ve yükselen potansiyel taşıyan yeni Alman kuşağıydı. 

İki kutuplu dünyanın merkezi konumunda olan Berlin aynı zamanda da Soğuk Savaş temalı sanatın da vazgeçilmez unsurlarından oldu. 

Yönetmen olduğu kadar iyi bir Soğuk Savaş dönemi Berlin'in araştırmacısı olan Florian Henckel von Donnersmarck'ın Werk Ohne Autor'u, kutuplaşma iklimi ile dönemin entelektüellerinin Almanya'nın gelişimini özgür/bağımsız bir sanat anlayışında olduğunu anlatması bakımından da yalnızca bir sinema değil aynı zamanda döneme 'Soğuk Temas' eden bir belgesel niteliği de taşıyor.

Doğu'nun 'kutuplaşmış düşünme tarzı' ile Batı'nın 'keskin farklılığı'nı göz önüne getiren Donnersmarck, yeni nesnellik kurgusu üzerinden Alman postmodernist ressam Gerhard Richter'ın hayatından esinle, Kurt Barnett karakterinin kendini ve sanatını keşfetmesini 3 saatlik bir epik esere sığdırmayı başarıyor. 

Film, iç içe geçmiş iki paralel anlatıdan oluşuyor. Birincisinde travmatik bir çocukluk geçiren Kurt Barnett, henüz 6 yaşındayken 'kusurlu' olduğu için onu sanat galerisiyle tanıştıran teyzesini gaz odasında kaybeder ve bu olay onu oldukça etkiler.  Diğer anlatı da başarılı bir jinekolog olan Profesör Carl Seeband’ın hayatını izliyoruz. Seeband, Nazi ideolojisine bağlı, Birinci Dünya Savaşı sonrasında politik ve ekonomik karmaşalar yüzünden kendine Hitler'i çıkış yolu gören tipik bir Alman ve aynı zamanda down sendromlu, engelli ve 'soyu kirli' olanları 'kısırlaştırıp' onların yaşayıp-yaşamayacağına karar veren bir doktor. 

Nazi ideolojisinin toplum mühendisliğini sırtlayan, kan ve çelikten beslenen ideolojiye yaranmak isteyen Seeband, savaştan sonra da bir o kadar pragmatist tutumla Sovyetlere ve akabinde Batı Berlin'e geçerek hayatı boyunca rahat bir yaşam sürüyor.  Ancak peşini bırakmayacak bir konu da hep olacak ve Kurt Bannet'la da bir şekilde (zorlayıcı olsa da) bir araya gelecek.

17 Aralık 2021 Cuma

Su Perisi masalı: Undine

Christian Petzold'un arka planına Berlin'i aldığı, postmodern bir peri masalı vaat eden Undine'yi açıkçası sevip sevmemek konusunda oldukça kararsızım.

Efsanelerden, kadın mitinden, aşka dair söylemlerden ve hipnotize edici bir çağdaşlık vaadiyle yol alan Petzold'un Berlin Film Festivali'ne damgasını vuran filmi, Paula Beer ile Franz Rogowski'nin etkileyici performansıyla övgüyü hak ediyor. Ancak son yarım saatte gelişen olaylar, hızlıca toparlanmaya ve aceleye getirilmiş final sekansları karşısında filmden ister istemez koptuğumu hissettim.

Undine'yi salt aşk hikâyesi olarak tanımlamak yanlış olur. Filmin temeli, Undine karakterinin üzerine kurulu ve aslında bu 'su perisi'nin 'lanetinden' kurtulamayan bir kadının mücadelesini ve Kırmızı Pazartesi'ndeki gibi, öleceği herkes tarafından bilinen ancak hiçbir şey yapılmayan Santiago Nasar'ın hikâyesine benzemekte. 

Undine yine de 2020 yılının iyi filmlerinden olmayı başarıyor. Yakın durun.

25 Eylül 2021 Cumartesi

Eylül geldi

Dün sokakta yürürken gördüm seni, üzerinde sene boyunca unutulan ve yalnızca güz dönemlerinde giyilmek üzere yatak altından çıkarılan deri bir ceket vardı. Boğazdan esen soğuk bir rüzgar, Mehmet Rauf'un Eylül'ü kadar içimi ürpertip, sıkıyordu. Böyle havalarda zatürre olup öldü Tevfik. Her yeri şişti, kolları, bacakları, herkesin bildiği ama kimsenin bir şey yapamadığı bir ölümdü. Aşiyan'da uğurladık onu güneşin içimizi soğuttuğu Kasımın son haftası.

Yürürken ayak adımlarını çok açmıyorsun yine, yavaş yürüdüğün için de hiçbir zaman terlemezdin zaten. Her zaman sırt çantasında yedek tişört taşıyan beni de anlamadın hiçbir zaman ya neyse.

10 Haziran 2021 Perşembe

Yürümek

Yürümeyi seviyorum. Şu sıralar yalnız yürüyorum, kimi aradığımı bilmeden. Yürüyüşlerimde Kant gibi dakik olmaya özen gösteriyorum. Çoğu kez de geçmiş zamanın ötesine gitmeye... Bu nostaljik tutumum kaçış olarak algılanmasın.

Hayatını yazarak kazananlara çok büyük saygı duyuyorum. Walter Benjamin gibi bir dehaya sahip olmak isterdim. 


Bazen geçmişteki hazan günlerini hatırlıyorum, boğazlarımın şişeceğini bilerek içtiğim biradan en çok o dönem tat alırdım. Havalar bir türlü ısınmadı, boğazın sert poyrazı sabahları çok zorluyor. Böyle olunca koşuyorum, rüzgâr o kadar sert ki, terlemiyorsun bile. 

22 Mayıs 2021 Cumartesi

Tüm Yönetmenler Eşsizdir Ancak Hiçbiri Abbas Kiyarüstemi Kadar Değildir

Minimalist epiğin mucidi, şiirsel anlatımıyla sinemayı benzeri olmayan bir saflık seviyesine taşımış biri Abbas Kiyarüstemi.

Sanatçı duyarlılığı, gündelik olayların içindeki mucizeleri yakalamaktaki becerikliliği onu sinemanın gelmiş geçmiş en büyük şairlerinden biri yaptı. 

Sinema konusunda hiçbir eğitim almamış olmasına rağmen sarsılmaz hayal gücüne borçlu olduğumuz senaryo ve öykülerindeki şiirsel anlatımı, yaşam-ölüm üzerine ruhani bir başyapıtı olan Kirazın Tadı, hayatın gündelik sıradanlıklarına zinde gözlerle bakmanın ürünüdür. Kiyarüstemi gözlemler, anımsar ve tüm bunları bize ekranda tasvir eder.

Kiyarüstemi'nin filmlerindeki karakterleri gerçek hayatla ve kendimizden bir şeyler bulduğumuzu hissettiğimiz için seviyor, filmlerindeki uzun diyaloglara kendimizi bu yüzden kaptırıyoruz belki de. Kiyarüstemi filmlerini izleyen seyircinin tek amacı görüntülerdeki hakikati keşfetmektir. (Kiyarüstemi izlediği ilk Hollywood filmine hikâyedeki karakterlerin gerçek hayatla bir ilgisi olmadığını sezdiği için uyuyakaldığını da söylemiştir)

Kirazın Tadı sıradan olanın içindeki güzelliği keşfetmemizi sağlıyor. İzleyici filmde, (ki bu tüm Kiyarüstemi filmleri için geçerlidir) mantıktan yoksun bırakılmış duygusal bir şantaja maruz kalmaz, olayları daha bilinçli bir gözle takip eder. Kiyarüstemi'ye göre iyi bir film "Sizi kendi rotanızda tutar. İçinizdekileri uyandırıp bitmesinden çok sonra bile sizi hırpalayarak kışkırtır."

Kirazın Tadı'ndaki unutulmaz finali "açık yapıt"ı oluştururken içi içine sığmaz. "İnsanların filmlerimi izlerken uyuyakalmalarını aldırış etmem, yeter ki sonrasında o filmle ilgili hayal kursunlar" Son sahneyle ilgili düşünecek ne çok şey var değil mi?

Böyle bir son "belirli, kesin ve mühürlü bir çözümden daha inandırıcı" değil mi? New York'ta düzenlediği bir sinema atölyesinde filmlerindeki finalle ilgili şunları söylemiştir usta yönetmen: "Seyircinin normalden daha fazla çaba göstermesini, gelip geçici karmaşanın tadını çıkarmasını, böylece kendilerini ifade edebilmelerini isteyen bir yönetmenim. Bu yüzden de izleyicilerimin bir kısmını kaybediyorum. Benim için film, insanları görmeye ve sorular sormaya, sinemayı yalnızca bir eğlence aracı olmak dışında bir işlevle değerlendirme zahmetini göstermeye ikna etmekle ilgilidir."

Kirazın Tadı'ndaki final seyircinin hayal dünyasında düşler kurmasına izin verir. İzleyici karakterle ilgili alternatif yollara ulaşır. 

Örneğin Tahran'daki doğa tarihi müzesindeki çekilen sahneye bakalım. Badii'yi öğrencilerin bir bıldırcın üzerinde incelmeme yaptıkları odanın camından içeri bakarken görüyoruz. Öğrencilerin öğretmenleriyle konuşmalarını duyuyor ancak onları göremiyoruz. Kiyarüstemi izleyicisinin olan biteni zihninde canlandırmasına yardımcı oluyor: "Bazen, bir kişinin ayağının görünmesi o kişinin ruh halinin en iyi göstergesidir"