II. Dünya Savaşı'nın "En acı fotoğrafı" hangisi derseniz, şu fotoğrafı gösterirdim herhalde. Fotoğraf koca bir Auschwitz tablosu gibi. SS üyesi Macar uyruklu asker, 'öldürülmeye değer' gördüğü Yahudi bir kadına silahını doğrultmuş. Kadın, kucağındaki yavrusunu annelik içgüdüsüyle korumaya çalışıyor.
Askerin ateşi sonucu ikisi de tek kurşun ile olay yerinde ölecekler. Ama anne yine de yavrusunu korumak için onu göğsüne sıkıca bastırıyor. (Olay Barbarossa Harekâtı'nın birinci yılında Rusya steplerinde meydana geldi. Kesin olmamakla birlikte Eylül 1941)
İsmi açıklanmayan Macar uyruklu asker, savaştan sonra bu fotoğrafın önüne gelmesine, "Sarhoştum. Pişmanım" yorumunu yaptı. Yine dönemin Macar basınındaki haberlerine göre, askerin savaştan sonra yaşadığı bunalımdan dolayı intihar ettiği de söyleniyor.
İntihar utancı örter mi, elbetteki örtmez. Keşke o gün o silahı, masum birine doğrultmamış olsaydı...
Kaynak:
Activehistory
2 Ekim 2017 Pazartesi
1 Ekim 2017 Pazar
Bir fotoğraf hikâyesi; Galata balıkçıları
Sait Faikli, İstanbul yılları. İstanbul hep güzel bir şehir ama sanki o dönemler daha bir güzel. Ama nasıl güzel. Ama kafamız nasıl güzel. Yook, burası başka bir yere çıkıyor...
En sevdiğim öyküsü Semaver'di Abasıyanık'ın. Olta hazırlama betimleri ile yazdığı karakterleri balığa çıkardığı öyküleri de severim ama en çok Ali'nin hikâyesi aklımda kaldı. Annesini öptüğü an, semaverden çayı yudumladıkları kahvaltı sofrası.
Eğer Ali yaşasaydı, belki de Galata'da bir sandal da balık satacaktı. Kim bilir, belki de o fotoğraf gördüğümüz şık giyimli, beyaz ayakkabılı, beyaz elbiseli Cumhuriyet kadına aşık olacaktı...
1 Ekim günlerden Pazar. Saat bazı kişiler için günahların başladığı bir vakit. Biraz huzur bulabilmek için tekrar Sait Faik'e dönüyorum.
Galata'daki balıkçıları da düşüneceğim...
*Liberta
En sevdiğim öyküsü Semaver'di Abasıyanık'ın. Olta hazırlama betimleri ile yazdığı karakterleri balığa çıkardığı öyküleri de severim ama en çok Ali'nin hikâyesi aklımda kaldı. Annesini öptüğü an, semaverden çayı yudumladıkları kahvaltı sofrası.
Eğer Ali yaşasaydı, belki de Galata'da bir sandal da balık satacaktı. Kim bilir, belki de o fotoğraf gördüğümüz şık giyimli, beyaz ayakkabılı, beyaz elbiseli Cumhuriyet kadına aşık olacaktı...
1 Ekim günlerden Pazar. Saat bazı kişiler için günahların başladığı bir vakit. Biraz huzur bulabilmek için tekrar Sait Faik'e dönüyorum.
Galata'daki balıkçıları da düşüneceğim...
*Liberta
The Walking Dead'i beklerken...
Kaldı 21 gün... (Yeni sezon 22 Ekim 2017)
The Walking Dead. AMC'nin medar-ı iftiharı.
Sanırım 'zombi' konulu en uzun soluklu dizi rekorunu kıracak.
Bu sene 8'inci sezon. Dizinin yapımcısı ve yaratıcısı Robert Kirkman, 2 sezonluk senaryonun ellerinde hazır olduğunu söyledi. TWD her sene, her bölüm üzerine bir şeyler katarak ilerlemesini sürdürüyor.
Herkes eleştiredursun seni, son bölüm, son sekans, son saniyeye kadar seni izleyeceğiz...
The Walking Dead. AMC'nin medar-ı iftiharı.
Sanırım 'zombi' konulu en uzun soluklu dizi rekorunu kıracak.
Bu sene 8'inci sezon. Dizinin yapımcısı ve yaratıcısı Robert Kirkman, 2 sezonluk senaryonun ellerinde hazır olduğunu söyledi. TWD her sene, her bölüm üzerine bir şeyler katarak ilerlemesini sürdürüyor.
Herkes eleştiredursun seni, son bölüm, son sekans, son saniyeye kadar seni izleyeceğiz...
29 Eylül 2017 Cuma
Tanıl Bora'nın 'Zaaflarımın Aynası' listesi
![]() |
| Leviathan / 2014 |
Türkiye'nin en iyi sinema içerikli dergilerinden Altyazı'ya "zaaf işte" dediği 10 filmi yazan Bora, seçtiği filmleri de tarihlerine göre kategorilendiriyor.
"Gayet uçarı sinema ilgimin zaaflarını bildiğimi sanıyorum. Bir kere hafızam zayıf, sadakatim düşük. Zamanında hayran olduğum filmler zihnimden takatten düşebiliyor."
Bora bu söyleminde o kadar haklı ki. Hafızamız hep zayıf. O yüzden yazı var. O yüzden biz de bu mecraya iyi dizileri, iyi filmleri yazmaya gayret ediyoruz. Hafızada kalıcı olması için.
Eski dostlarıyla sinema üzerine yaptığı konuşmada Bora'ya bir arkadaşı 'büyük sinema'nın bittiğini söylüyor.
"Geçen iki eski arkadaşımla tartıştık, onlar 'büyük' sinemanın epeydir bittiğini savunuyordu, bense tam tersine yepyeni bir bereket kazandığını. Belki bu tartışmanın taze hırsının da etkisidir; listem fazlaca 'yeni' olmakla, 'büyük' klasikleri ihal etmekle malûl"
Bu konu hakkında biz de Bora gibi düşünüyoruz. Zira 'büyük sinema' bitmedi. Andrei Tarkovski çıkaran bir ülke, bu kez 2014'te Andrey Zvyagintsev'in Leviathan'ını çıkardı. (Ki Bora'da kendi listesinde Leviathan'ı örnek veriyor. Aklın yolu bir)
Bora'nın Balkan, İran sinemalarından da örnek verdiği listesi şöyle:
Zaaflarımın Aynası
1. Kesişen Hayatlar (Krugovi, 2013)
Yönetmen: SRDAN GOLUBOVIC
2. Babam İş Gezisinde (Otac Na Sluzbenom Putu, 1985)
Yönetmen: EMIR KUSTURICA
3. Yağmurdan Önce (Before The Rain, 1994)
Yönetmen: MILCHO MANCHEVSKI
4. İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron, 2014)
Yönetmen: ROY ANDERSSON
5. İyi Yürek (The Good Heart, 2010)
Yönetmen: DAGUR KÁRI
6. Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin, 2011)
Yönetmen: ASGHAR FARHADİ
7. Sinir Krizinin Eşiğindeki Kadınlar (Mujeres al Borde de un Ataque de Nervios, 1988)
Yönetmen: PEDRO ALMODÓVAR
8. 12 Öfkeli Adam (12 Angry Men, 1957)
Yönetmen: SIDNEY LUMET
9. Özel Bir Gün (Una Giornata Particolare, 1977)
Yönetmen: ETTORE SCOLA
10. Leviathan (2014)
Yönetmen: ANDREY ZVYAGINTSEV
Tanıl Bora'nın yazısının tamamını okumak için tıklayın
Bir Stalin komedisi; The death of Stalin
İsmi, bilinirliği önemli olmayan bir yönetmen, Sovyet dönemine ait bir film çekerse ve filmin odağında dünyanın her dönem konuştuğu liderlerden biri olan Josef Stalin olursa o iş ne kadar iyi veya ne kadar kötü olsa da ilgi çeker.
İtalyan asıllı İskoç yönetmen Armando Giovanni Iannucci'nin son projesi Stalin üzerine bir kara komedi. Film, Sovyet liderinin ölümünden sonra parti yöneticilerinin 'Stalin sonrası' düştüğü boşluğu komik bir dil ile anlatma amacında.
Fransız çizer Fabien Nury tarafından yaratılan çizgi roman serisinden aynı isimle uyarlanan filmin oyuncu kadrosu da hayli renkli. The OA projesiyle gündeme oturan Jason Isaacs, Sovyetlerin en büyük askeri 'deha'larından, Stalingrad kahramanı Mareşal Georgy Zhukov'a hayat veriyor.
The Big Lebowski ve Con Air filmlerindeki performansıyla kendine özgü bir hayran kitlesi edinen Steve Buscemi de Sovyetler birliğine demokrasiyi getirdiğini iddia eden Sovyetlerin 4'üncü devlet başkanı Nikita Khrushchev'i canlandırıyor.
İngiliz işi kara mizah olan yapımın bana göre izlerken olumsuzluk uyandıracak, sivrisinek vızıltısı gibi rahatsız edecek kısmı dil seçimi.
Bir dönem filminin, hele ki Stalin gibi tarihin her dönem tartışılagelmiş bir liderinin anlatıldığı bir hikâyeyi İngilizce ne kadar kurtaracak göreceğiz. Toronto Film Festivali'nde de gösterilen yapımda, eleştirmenlerin en çok yakındığı konu, kullanılan dilin filmin doğasına aykırı bulunması olmuştu.
Oyuncu kadrosunun çeşitliliğiyle umut vaat etse de ortalamanın üzerinde olmayan bir kara mizahtı. Fransız ile İngiliz mizahını birleştirip Stalin üzerinden güldürü yaparak para kazanmak isteyen film şirketi sanırım beyazperde salonlarından tokat yiyecek gibi duruyor.
Film bu hafta sonu Birleşik Krallık'ta vizyonda. Türkiye'deki vizyon tarihi henüz belli değil. Şahsen, ülkemizeki film dağıtımcılarının böyle bir kumarı oynamak istemeyeceklerini düşünüyorum, o yüzden de filmin ülkemizde gösterilme ihtimali az. Zira Stalin zaten ülkede pek sevilmeyen bir karakter, filminin de dikkat çekeceğini zannetmiyorum.
Şimdilik nokta koyalım; sizi fragman ile baş başa bırakayım.
Stalin kitabının çizgi romanını okumak için tıklayın (.Çizgi romanın ne yazık ki Türkçe basımı yok. Fransızca, Almanca ve İngilizcesi hali hazırda bulunabilir. Türkiye'deki kitapçılarda İngilizce satan yer görmedim. Merak edenler yönlendirdiğim adresten edinebilirler.)
İtalyan asıllı İskoç yönetmen Armando Giovanni Iannucci'nin son projesi Stalin üzerine bir kara komedi. Film, Sovyet liderinin ölümünden sonra parti yöneticilerinin 'Stalin sonrası' düştüğü boşluğu komik bir dil ile anlatma amacında.
Fransız çizer Fabien Nury tarafından yaratılan çizgi roman serisinden aynı isimle uyarlanan filmin oyuncu kadrosu da hayli renkli. The OA projesiyle gündeme oturan Jason Isaacs, Sovyetlerin en büyük askeri 'deha'larından, Stalingrad kahramanı Mareşal Georgy Zhukov'a hayat veriyor.
The Big Lebowski ve Con Air filmlerindeki performansıyla kendine özgü bir hayran kitlesi edinen Steve Buscemi de Sovyetler birliğine demokrasiyi getirdiğini iddia eden Sovyetlerin 4'üncü devlet başkanı Nikita Khrushchev'i canlandırıyor.
![]() |
| Fabien Nury'nin eseri The Deat of Stalin'in çizgi roman versiyonu |
Bir dönem filminin, hele ki Stalin gibi tarihin her dönem tartışılagelmiş bir liderinin anlatıldığı bir hikâyeyi İngilizce ne kadar kurtaracak göreceğiz. Toronto Film Festivali'nde de gösterilen yapımda, eleştirmenlerin en çok yakındığı konu, kullanılan dilin filmin doğasına aykırı bulunması olmuştu.
Oyuncu kadrosunun çeşitliliğiyle umut vaat etse de ortalamanın üzerinde olmayan bir kara mizahtı. Fransız ile İngiliz mizahını birleştirip Stalin üzerinden güldürü yaparak para kazanmak isteyen film şirketi sanırım beyazperde salonlarından tokat yiyecek gibi duruyor.
Film bu hafta sonu Birleşik Krallık'ta vizyonda. Türkiye'deki vizyon tarihi henüz belli değil. Şahsen, ülkemizeki film dağıtımcılarının böyle bir kumarı oynamak istemeyeceklerini düşünüyorum, o yüzden de filmin ülkemizde gösterilme ihtimali az. Zira Stalin zaten ülkede pek sevilmeyen bir karakter, filminin de dikkat çekeceğini zannetmiyorum.
Şimdilik nokta koyalım; sizi fragman ile baş başa bırakayım.
Stalin kitabının çizgi romanını okumak için tıklayın (.Çizgi romanın ne yazık ki Türkçe basımı yok. Fransızca, Almanca ve İngilizcesi hali hazırda bulunabilir. Türkiye'deki kitapçılarda İngilizce satan yer görmedim. Merak edenler yönlendirdiğim adresten edinebilirler.)
28 Eylül 2017 Perşembe
Emrah Serbes'in 'itiraf'ı üzerine
Emrah Serbes, 22 Eylül 2017 tarihinde sabah saat 04:30'da Aydın-İzmir otobanında bir kazaya karıştığını bugün Twitter hesabından yaptığı paylaşım ile 'itiraf' etti. Serbes, 6 gün sonra gelen itirafın nedenini 'vicdanına' bağlıyor.
Peki bu 6 günlük süreçte neler oldu.
Sırayla bakalım.
Kaza anından sonra olay yerine gelen jandarmalara kazayı yapanın Kenan Doğru olduğu söylendi. Bu kapamda Serbes'in Beşiktaş tribününden tanıdığını söylediği arkadaşı cezaevine girdi. Ancak bugün gelen 'itiraf'tan sonra tüm bunların 'yalan' olduğunu öğrendik. Kamuoyunun kızgınlığı da belki buna.
Kazada 59 yaşındaki sürücü Ayhan Özçelik ile 16 yaşındaki kızı Zeynep Özçelik olay yerinde hayatını kaybetti. Annenin de halen yoğun bakımda olduğu söyleniyor. Akıbeti umarım düzelmiştir.
Ailenin avukatları araçta bulunan Emrah Serbes'e de uyuşturucu testi yapılmasını talep etti. Aynı zamanda İzmir Torbalı Cumhuriyet Başsavcılığı da kazanın 'şüpheli' olduğu gerekçesiyle soruşturma başlattığını duyurdu. ( 26 Eylül) Soruşturmaya göre, hava yastıklarındaki kan örnekleri alınacaktı. Böylece sürücünün kim olduğu konusunda bir mahkeme kararı ortada olacaktı.
Serbes de bugün, tüm bu olayların üzerine (bu olayların basına günler sonra yansımış olmasına da dikkat ederek) ( 28 Eylül) 'itiraf'ını mektupla yazarak savcılığa teslim olacağını açıkladı.
Serbes'e yönelik yapılan linç politikasını doğru bulmuyorum. Zira ortada henüz bir mahkeme kararı yok. Ayrıca Emrah Serbes'in 'alkollü' olduğu sadece bir iddia. Ancak gerçekten alkollü de olabilir. Kaldı ki tüm bu şüpheler, Serbes'in aracı alkollü kullandığına işaret ediyor.
Kamuoyunun merak ettiği "Neden 6 gün bekledi" sorusuna Serbes yine mektubunda "Şoka girdim" olarak açıklıyor. Dün polise verdiği ifadeye göre de kazadan sonra psikiyatri kliniğine yatarak kendisini hapishane koşullarına hazırlamış.
Şov yaptığını da söyleyen bir kesim var. Bir nebze de haklılar. Ortada sorgulayacakları çok fazla 'sorun' var.
Şimdilik açıklanması gereken tek bir nokta var. Kazaya sebep olduğunu itiraf eden Serbes, kaza anında alkollü müydü yoksa gerçekten de mektubunda söylediği gibi her şey bir çukura girmesiyle meydana gelen kaza mıydı? Eğer ikinci ihtimal ise bu konuda ölen baba ve kızına üzülmek dışında yapabileceği bir şey yok. Vicdani sorumluluğu çok ağır. Ancak birinci ihtimal doğruysa ağır bir vicdan sorumluluğunun yanında, bilerek (hukuk dilinde taksirler, bilerek, kasten, kusurda bulunma) iki insanın canına kıymış olmanın bilinci. Bu iki durum Serbes'i ömür boyu bırakmayacak.
Kimsenin bir insanı bilerek öldürmek isteyeceğine inanmıyorum, en azından inanmak istemiyorum.
Serbes'in cezaevine götürülürken söyledikleri bile tepki çekti. Neden? Çünkü kamuoyu bu laflara tok. Eğer ki sadece "Pişmanım" deseydi daha makbule geçecekti.
Ne dedi o;
"Hiçbir şey bir genç kızın hayatı etmez. Yere batsın Emrah Serbes... Benim Adım Emrah Serbes, sonunda t yok. Bundan sonra benim sonumda hiçbir şey yok. Ömür boyu bu vicdan azabıyla yaşayacağım. Keşke ben ölseydim o kazada. Çok özür dilerim herkesten."
Neresinden bakılırsa çok acı bir olay...
Peki bu 6 günlük süreçte neler oldu.
Sırayla bakalım.
Kaza anından sonra olay yerine gelen jandarmalara kazayı yapanın Kenan Doğru olduğu söylendi. Bu kapamda Serbes'in Beşiktaş tribününden tanıdığını söylediği arkadaşı cezaevine girdi. Ancak bugün gelen 'itiraf'tan sonra tüm bunların 'yalan' olduğunu öğrendik. Kamuoyunun kızgınlığı da belki buna.
Kazada 59 yaşındaki sürücü Ayhan Özçelik ile 16 yaşındaki kızı Zeynep Özçelik olay yerinde hayatını kaybetti. Annenin de halen yoğun bakımda olduğu söyleniyor. Akıbeti umarım düzelmiştir.
Ailenin avukatları araçta bulunan Emrah Serbes'e de uyuşturucu testi yapılmasını talep etti. Aynı zamanda İzmir Torbalı Cumhuriyet Başsavcılığı da kazanın 'şüpheli' olduğu gerekçesiyle soruşturma başlattığını duyurdu. ( 26 Eylül) Soruşturmaya göre, hava yastıklarındaki kan örnekleri alınacaktı. Böylece sürücünün kim olduğu konusunda bir mahkeme kararı ortada olacaktı.
Serbes de bugün, tüm bu olayların üzerine (bu olayların basına günler sonra yansımış olmasına da dikkat ederek) ( 28 Eylül) 'itiraf'ını mektupla yazarak savcılığa teslim olacağını açıkladı.
Serbes'e yönelik yapılan linç politikasını doğru bulmuyorum. Zira ortada henüz bir mahkeme kararı yok. Ayrıca Emrah Serbes'in 'alkollü' olduğu sadece bir iddia. Ancak gerçekten alkollü de olabilir. Kaldı ki tüm bu şüpheler, Serbes'in aracı alkollü kullandığına işaret ediyor.
Kamuoyunun merak ettiği "Neden 6 gün bekledi" sorusuna Serbes yine mektubunda "Şoka girdim" olarak açıklıyor. Dün polise verdiği ifadeye göre de kazadan sonra psikiyatri kliniğine yatarak kendisini hapishane koşullarına hazırlamış.
Şov yaptığını da söyleyen bir kesim var. Bir nebze de haklılar. Ortada sorgulayacakları çok fazla 'sorun' var.
Şimdilik açıklanması gereken tek bir nokta var. Kazaya sebep olduğunu itiraf eden Serbes, kaza anında alkollü müydü yoksa gerçekten de mektubunda söylediği gibi her şey bir çukura girmesiyle meydana gelen kaza mıydı? Eğer ikinci ihtimal ise bu konuda ölen baba ve kızına üzülmek dışında yapabileceği bir şey yok. Vicdani sorumluluğu çok ağır. Ancak birinci ihtimal doğruysa ağır bir vicdan sorumluluğunun yanında, bilerek (hukuk dilinde taksirler, bilerek, kasten, kusurda bulunma) iki insanın canına kıymış olmanın bilinci. Bu iki durum Serbes'i ömür boyu bırakmayacak.
Kimsenin bir insanı bilerek öldürmek isteyeceğine inanmıyorum, en azından inanmak istemiyorum.
Serbes'in cezaevine götürülürken söyledikleri bile tepki çekti. Neden? Çünkü kamuoyu bu laflara tok. Eğer ki sadece "Pişmanım" deseydi daha makbule geçecekti.
Ne dedi o;
"Hiçbir şey bir genç kızın hayatı etmez. Yere batsın Emrah Serbes... Benim Adım Emrah Serbes, sonunda t yok. Bundan sonra benim sonumda hiçbir şey yok. Ömür boyu bu vicdan azabıyla yaşayacağım. Keşke ben ölseydim o kazada. Çok özür dilerim herkesten."
Neresinden bakılırsa çok acı bir olay...
Atılgan, cesur ve hep tek başına bir deniz subayı; Bernhard Rogge (WW2'den portreler)
İkinci Dünya Savaşı'yla ilgili portreleri yazarken, yüzlerce komutan, binlerce asker arasından yaptığım okumalardan seçtiğim en ilginç karakterleri sizlerle paylaşmayı istiyorum. Araştırmalar hep en farklıyı keşfetmek üzerine. Bu keşif sonucu bulduğum konu ve kişilik üzerine kişinin portresini detaylı olarak inceliyorum. Türkçe kaynak çok kısıtlı olduğu için Almanca, İngilizce ve İtalyanca yazılmış onlarca kaynak taraması yapıyorum. ( Harp tarihi üzerine okumayı sevenler için en birincil Türkçe kaynak yer olmasını arzuluyorum bu mecranın.)
Büyüdüğü zaman Alman Deniz Kuvvetleri'nin (Kriegsmarine) en öncü amirallerinden biri olacak olan Bernhard Rogge, 4 Ağustos 1899'da Almanya'nın Danimarka sınırındaki en soğuk kasabalarından biri olan Schleswig'de doğdu.
Ailesi, Martin Luther'in öğretilerini temel alan Lutheryan muhafazakârdı. Rogge'un anne tarafı da Yahudi kökenliydi. (İlginçtir ki Kriegsmarine'deki birçok subay Yahudi kökenliydi. Tıpkı, Luftwaffe'deki en üst düzey Yahudi; Hava Mareşal Erhard Milch gibi)
1914 yılında, 15 yaşındayken Kayzer Almanyası'nın Alman Deniz Kuvvetleri'ne (Kaiserliche Marine) katıldı. Yaşı küçük olduğu için çeşitli kruvazörlerde görev yaptı. 1917'de 18 yaşındayken Akdeniz görevine getirildi. 1918'de Britanya ordusu ile girilen deniz savaşlarında gösterdiği yararlardan dolayı birinci ve ikinci sınıflarda Demir Haç nişanını kazandı.
Savaştan sonra donanma kuvvetlerindeki görevi devam etti. Ancak Versay ile Almanya'ya yönelik uygulanan kısıtlamalardan dolayı, Eylül 1939'a kadar Kriegsmarine'deki denizcilerin vücutlarının daha estetik hale getirilmesi amacıyla uygulanan Yelkenli Eğitim Programları (Albert Leo Schlageter) eğitmeni oldu. Bu görevini icra ederken aynı zamanda kurmaylık sınavlarını da kazandı.
Albert Leo Schlageter'a burada ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Schlageter, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ordudan ayrılan askerlerce paramiliter bir güç olarak kullanılan Freikorps'un kurucularındandı. Freikorps, aşırı Alman milliyetçilerinden oluşuyordu. İlk harekete geçtikleri ve resmi olarak kuruldukları tarih Versay'ın öncesine, Aralık 1918'e dayanır. Eski askerlerin liderlik yaptığı Freikorps mensupları genellikle işsiz ve milliyetçi gençlerin gönüllülüğü esasına dayanıyordu.
1919 yılına gelindiğinde Freikorps birlikleri Almanya'nın her yerine dağılmış durumdaydı. Mevcut sayıları 65 kolordu büyüklüğündeydi. (Adolf Hitler'i Almanya'daki iktidara taşıyacak güç Freikorps'tan meydana geliyordu. III. Reich'ın oy potansiyeli Hitler Gençliği'nin temeli Freikorps'tan çıkmaydı)
Freikorpslar, Kayzer Almanyası'ndan sonra Weimar Cumhuriyeti yönetimindeki Alman sosyal demokratlar tarafından komünistlerin muhalefette etkisiz hale getirilmesi amacıyla finanse edildiler. Berlin başta olmak üzere önemli tüm Alman şehirlerinde meydana gelen sokak olaylarında paramiliter güç olarak kullanıldılar. Bremen, Brunswikc, Hamburg, Münih, Halle, Leipzig, Silezya, Thüringen, Ruhr bölgesinde şiddetli sokak çatışmalarında yağmacılık ve talan da yaptılar. Yaşanan şiddet olaylarından dolayı, sosyal demokrat partinin lideri Philipp Scheidemann hükümeti eleştirildi.
Freikorps birlikleri 1924 yılında ortadan kaldırıldı. Bu hareketten sonra Freikorps lideri Ernst Röhm, Adolf Hitler'in kurduğu NSDAP'ın (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) etrafına geçerek kurucusu da olduğu ve bir süre Hitler'in yakın korumalığını da yapacak olan SA (Sturmabteilung) birliklerinin başına geçti.
Berhnhard Rogge da 1923'e kadar Freikorps üyesiydi. Rusya sınırından gelebilecek bir Sovyet saldırısına karşı ülkesini korumak amacıyla Polonya sınırında görev yaptı. Sokak olaylarına pek karışmadı. Freikorps birlikleri ortadan kaldırıldıktan sonra Hamburg'a döndü. Burada yelken eğitimlerine devam etti.
Rogge'un Alman Deniz Kuvvetleri'ndeki yenilikleri
Rogge, devrimci ve aydın görüşlü bir askerdi. O yüzden donanma komutanlığında görev yapacak askerlerin çeşitli iklim koşullarına, uzun çalışma saatlerine, uykusuzluk ve açlık gibi sorunlara karşı aylarca direnç gösterebilecek bir karakterde olmasını istiyordu. Deniz kuvvetlerini de bu kritere göre geliştirdi.
1939'da suya indirilen ticaret gemisi Raider Atlantis'in koruma kaptanı oldu. Atlantis görünüde bir ticaret gemisiydi ancak kaptan Yüzbaşı Rogge onu Singapur'daki casusluk faaliyetleri amacıyla kullandı. Rogge'un verdiği bilgiler Japonya'ya çok yaradı.
Rogge, istihbarahat çalışmarı sonucunda Amerikan ve İngilizlerin Singapur savunma planlarını ele geçirerek Japonlara teslim etti. Japonların Aralık 1941'de başlattığı Asya Fetih Harekâtı kapsamında Singapur 4 ay gibi kısa bir sürede düştü.
İmparator Hirohito, Yüzbaşı Rogge'u başarılarından ötürü kişisel mükafata değer gördü. Alman komuta kademesinde Rogge dışında Japonya İmparatoru tarafından özel olarak mükafatlandırılan 2 isim vardı. Biri Luftwaffe Komutanı Hermann Göring, diğeri de stratejik ve komuta dehasını anlatmak için Türkçe'nin kelime dağarcığının yetmeyeceği 'Çöl Tilkisi' Mareşal Erwin Johannes Eugen Rommel'di. Rogge, 'kılıç'a layık görülen en düşük rütbeli personel olmuştu. Bu bakımdan da ilginç bir unvana sahipti.
Singapur'daki görevinden sonra 28 Şubat 1943'te Deniz Kuvvetleri Saha Eğitim Sorumlusu ve Filo Oluşumu Komutanı olarak görev yaptı. 10 Mart 1945'te Hitler tarafından Muharebe Grubu Komutanlığı görevine getirildi. 10 Nisan 1945'te buradaki görevinden istifa etti. Zira Almanya'nın tüm donanması Müttefiklerin eline geçmişti.
Rogge savaştan sonra Müttefikler tarafından tutuklanmayan ender kurmay subaylardandı. Rogge görevini bıraktığında Koramiral (Vizeadmiral) rütbesindeydi.
Savaştan sonra 1952 yılında Batı Almanya donanmasında göreve başladı. Buradaki görevini 1962'ye kadar sürdürdü. Savaştan sonra yenilenen Batı Alman donanmasının modernizasyonunun temellerini attı.
Geri kalan hayatını Reinbek'te sürdürdü. 29 Haziran 1982 yılında, 82 yaşında hayatını kaybetti.
Rogge, harp tarihinde çekici kılan özelliği kuşkusuz atılgan ve maceraperest karakteriydi.Hamburg limanından Malay yarımadasına yaptığı yolculuklar o dönem için zor bir seferdi. Üstelik dikkat çekmemek adına tüm bu seyahati boyunca hiçbir savaş gemisi tarafından korunmamayı tercih etti.
Rogge deniz tutkunuydu. 82 yıllık hayatında kara üzerinde geçirdiği vaktin deniz üzerinde geçirdiği vakitten çok daha fazla olduğunu söylemişti. Öyleki 1939 ile 1943 yılları arasında karaya sayılı kez çıkmış.
Harp tarihi sanatının WWII olarak kodlanan alanından seçtiğimiz bir portreyi daha dikkatinize sunduk. Savaşın ilginç portrelerini yazmaya devam edeceğiz...
Birincil Kaynakça:
Britannica Encyclopedia / Freikorps Units - Detaylı bilgiler için tıklayın
German Raider Atlantis (also issued as Under Ten Flags) / By Bernhard Roge - Kitaba erişmek için tıklayın
Büyüdüğü zaman Alman Deniz Kuvvetleri'nin (Kriegsmarine) en öncü amirallerinden biri olacak olan Bernhard Rogge, 4 Ağustos 1899'da Almanya'nın Danimarka sınırındaki en soğuk kasabalarından biri olan Schleswig'de doğdu.
Ailesi, Martin Luther'in öğretilerini temel alan Lutheryan muhafazakârdı. Rogge'un anne tarafı da Yahudi kökenliydi. (İlginçtir ki Kriegsmarine'deki birçok subay Yahudi kökenliydi. Tıpkı, Luftwaffe'deki en üst düzey Yahudi; Hava Mareşal Erhard Milch gibi)
1914 yılında, 15 yaşındayken Kayzer Almanyası'nın Alman Deniz Kuvvetleri'ne (Kaiserliche Marine) katıldı. Yaşı küçük olduğu için çeşitli kruvazörlerde görev yaptı. 1917'de 18 yaşındayken Akdeniz görevine getirildi. 1918'de Britanya ordusu ile girilen deniz savaşlarında gösterdiği yararlardan dolayı birinci ve ikinci sınıflarda Demir Haç nişanını kazandı.
Savaştan sonra donanma kuvvetlerindeki görevi devam etti. Ancak Versay ile Almanya'ya yönelik uygulanan kısıtlamalardan dolayı, Eylül 1939'a kadar Kriegsmarine'deki denizcilerin vücutlarının daha estetik hale getirilmesi amacıyla uygulanan Yelkenli Eğitim Programları (Albert Leo Schlageter) eğitmeni oldu. Bu görevini icra ederken aynı zamanda kurmaylık sınavlarını da kazandı.
Albert Leo Schlageter'a burada ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Schlageter, I. Dünya Savaşı'ndan sonra ordudan ayrılan askerlerce paramiliter bir güç olarak kullanılan Freikorps'un kurucularındandı. Freikorps, aşırı Alman milliyetçilerinden oluşuyordu. İlk harekete geçtikleri ve resmi olarak kuruldukları tarih Versay'ın öncesine, Aralık 1918'e dayanır. Eski askerlerin liderlik yaptığı Freikorps mensupları genellikle işsiz ve milliyetçi gençlerin gönüllülüğü esasına dayanıyordu.
![]() |
| Albert Leo Schlageter, işlediği suçlardan dolayı Fransızlar tarafından idam edildi. |
Freikorpslar, Kayzer Almanyası'ndan sonra Weimar Cumhuriyeti yönetimindeki Alman sosyal demokratlar tarafından komünistlerin muhalefette etkisiz hale getirilmesi amacıyla finanse edildiler. Berlin başta olmak üzere önemli tüm Alman şehirlerinde meydana gelen sokak olaylarında paramiliter güç olarak kullanıldılar. Bremen, Brunswikc, Hamburg, Münih, Halle, Leipzig, Silezya, Thüringen, Ruhr bölgesinde şiddetli sokak çatışmalarında yağmacılık ve talan da yaptılar. Yaşanan şiddet olaylarından dolayı, sosyal demokrat partinin lideri Philipp Scheidemann hükümeti eleştirildi.
![]() |
| I. Dünya Savaşı gazileri, askerlikten emekli olan veya ordudan atılan ve aşırı Alman milliyetçilerinden oluşan Freikorps birlikleri. Berlin / 1921 |
Berhnhard Rogge da 1923'e kadar Freikorps üyesiydi. Rusya sınırından gelebilecek bir Sovyet saldırısına karşı ülkesini korumak amacıyla Polonya sınırında görev yaptı. Sokak olaylarına pek karışmadı. Freikorps birlikleri ortadan kaldırıldıktan sonra Hamburg'a döndü. Burada yelken eğitimlerine devam etti.
Rogge'un Alman Deniz Kuvvetleri'ndeki yenilikleri
Rogge, devrimci ve aydın görüşlü bir askerdi. O yüzden donanma komutanlığında görev yapacak askerlerin çeşitli iklim koşullarına, uzun çalışma saatlerine, uykusuzluk ve açlık gibi sorunlara karşı aylarca direnç gösterebilecek bir karakterde olmasını istiyordu. Deniz kuvvetlerini de bu kritere göre geliştirdi.
1939'da suya indirilen ticaret gemisi Raider Atlantis'in koruma kaptanı oldu. Atlantis görünüde bir ticaret gemisiydi ancak kaptan Yüzbaşı Rogge onu Singapur'daki casusluk faaliyetleri amacıyla kullandı. Rogge'un verdiği bilgiler Japonya'ya çok yaradı.
![]() |
| Rogge'un deniz üstündeki yoldaşı Atlantis |
İmparator Hirohito, Yüzbaşı Rogge'u başarılarından ötürü kişisel mükafata değer gördü. Alman komuta kademesinde Rogge dışında Japonya İmparatoru tarafından özel olarak mükafatlandırılan 2 isim vardı. Biri Luftwaffe Komutanı Hermann Göring, diğeri de stratejik ve komuta dehasını anlatmak için Türkçe'nin kelime dağarcığının yetmeyeceği 'Çöl Tilkisi' Mareşal Erwin Johannes Eugen Rommel'di. Rogge, 'kılıç'a layık görülen en düşük rütbeli personel olmuştu. Bu bakımdan da ilginç bir unvana sahipti.
| İmparator Hirohito tarafından Rogge'a armağan edilen kılıçlar |
Rogge savaştan sonra Müttefikler tarafından tutuklanmayan ender kurmay subaylardandı. Rogge görevini bıraktığında Koramiral (Vizeadmiral) rütbesindeydi.
Savaştan sonra 1952 yılında Batı Almanya donanmasında göreve başladı. Buradaki görevini 1962'ye kadar sürdürdü. Savaştan sonra yenilenen Batı Alman donanmasının modernizasyonunun temellerini attı.
Geri kalan hayatını Reinbek'te sürdürdü. 29 Haziran 1982 yılında, 82 yaşında hayatını kaybetti.
Rogge, harp tarihinde çekici kılan özelliği kuşkusuz atılgan ve maceraperest karakteriydi.Hamburg limanından Malay yarımadasına yaptığı yolculuklar o dönem için zor bir seferdi. Üstelik dikkat çekmemek adına tüm bu seyahati boyunca hiçbir savaş gemisi tarafından korunmamayı tercih etti.
Rogge deniz tutkunuydu. 82 yıllık hayatında kara üzerinde geçirdiği vaktin deniz üzerinde geçirdiği vakitten çok daha fazla olduğunu söylemişti. Öyleki 1939 ile 1943 yılları arasında karaya sayılı kez çıkmış.
Harp tarihi sanatının WWII olarak kodlanan alanından seçtiğimiz bir portreyi daha dikkatinize sunduk. Savaşın ilginç portrelerini yazmaya devam edeceğiz...
Birincil Kaynakça:
Britannica Encyclopedia / Freikorps Units - Detaylı bilgiler için tıklayın
German Raider Atlantis (also issued as Under Ten Flags) / By Bernhard Roge - Kitaba erişmek için tıklayın
Etiketler:
Adolf Hitler,
Albert Leo Schlageter,
amiral,
Berlin,
Bernhard Roge,
Deniz kuvvetleri,
Freikorps,
harp tarihi,
İkinci Dünya Savaşı,
Kriegsmarine,
paramiliter güçler,
portre,
savaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











