belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
belgesel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Şubat 2018 Perşembe

Benim Varoş Hikâyem

Adana.
Türkiye'nin en karakteristik şehirlerinden biri.
Kimilerine göre sempatik insanlarıyla kimilerine göre de her köşe başındaki bir kebabçısıyla meşhur.
Yaşar Kemal'i, Orhan Kemal'i, Muzaffer İzgi'yü, Yılmaz Güney'i çıkaran 'kutsal topraklar'. Güneşe kızıp ateş edenlerin memleketi.
"Adanalıyık, Allah'ın adamıyık, ayıkıyon mu?" sözleri dillere pelesenk etmiş nemi fazla, yüreği tertemiz insanların yurdu.
İncirlik'e gelen ABD'li askerlerin "Dünyanın en büyük köyü" olarak gördüğü, Türkiye'ye 20. yüzyılda 'İmparator' vermiş bir şehir.

Adanalı bir arkadaşım vardı. (üniversiteden sonra hiç görüşemedik kendisiyle) Babası demiryollarında makinist olarak çalışıyordu. İstanbul'a geldiğinde Beyoğlu'nda Adana İl Sınırı adlı restoranda yemek yemiştik. Rakı ve şalgam ile kafası biraz parlayınca, "Biz Adanalıların üç şeyden vazgeçemeyiz. Etten, götten ve muhabbetten" demişti.  Bir de uyarmıştı, "Siz İstanbullular buna trafik mi diyorsunuz? Gelin bir de Adana'ya. Kırmızı da durursun sana arkadan 'Neden durdun, yürüsüne' diye korna basarlar"...

Benim Varoş Hikâyem de Adana'nın Ceyhan ilçesindeki alt kültürü anlatan bir kurmaca belgesel. Belgeseldeki Neşter, Rokko ve çetesi, Horozcu, Kaçakçı, Pele Dayı tümü sosyolojik ve psikolojik olarak ayrı ayrı incelenmesi gereken karakterler.
Anlattıkları hikâyeleri gülümseyerek izliyoruz, belki bize bir İngiliz kara komedisi gibi absürt geliyor ancak kurmaca da olsa belgeselin alt yapısını kurduğu bir gerçeklik var. Bu gerçeklikte aslında düşünüldüğünde hiç de komik ve absürt değil. Aksine ürkütücü. Tüm bu unsurların yanında Benim Varoş Hikâyem anlattıklarıyla, karakterleriyle etkileyeci ve heyecanlandırıcı bir belgesel.

Belgeselin çıkış noktası, yönetmenliğini üstlenip projeyi gerçekleştiren ve senaryosunu da yazan Ozan Korkut'un Ceyhan'daki günlerinden yola çıkıyor. Ozan Korkut, altyazı dergisine verdiği röportajda 25 yaşına geldiğinde artık anlatacak bir hikâyesinin olduğuna karar verdiğini söylüyor. "Herkesin iyi bildiği hikâyeyi anlatması lazım" diye de ekliyor.

Benim Varoş Hikâyemi anlatmadan önce yönetmen Ozan Korkut'un hayatına kısaca bir bakalım. Korkut, tıpkı Quentin Tarantino gibi film izlemeyi çok seviyor. Çocukluğunda babası ile beraber izlediği The Godfather serisi onun unutmadığı yapımlar arasında.

Jimmy Jib asistanlığından, televizyon rejisine, reji asistanlığından teknik yönetmenliğe kadar tabiri caizse sektörün en altından gelmiş bir isim. İsmini duymamız ise Benim Varoş Hikâyem sayesinde oldu.
Korkut, tıpkı Yaşar Kemal gibi doğduğu toprakları işliyor Benim Varoş Hikâyem'de. Anlattıkları mahallede yaşayan abilerinin, arkadaşlarının veya birlikte takıldığı insanların başına gelen gerçek olaylar. O da tüm bu unsurları harmanlayarak, biraz da kalemini kullanarak Benim Varoş Hikâyem'in senaryosunu oluştuyor. Sonra da ver elini Adana, başla kayda Ceyhan.

Çok uzatmadan bitirmek gerekirse, Benim Varoş Hikâyem, Türk sinemasında alt kültürü inceleyen belgesel projelerine yeni bir soluk getirecek düzeyde bir çalışma. Blu Tv'nin de belgesele güvenip satın alması Ozan Korkut'a sonraki projeleri için umarım yardımı olur...

27 Temmuz 2017 Perşembe

Üstün Alman teknolojisi; MG 42

MG- 42 - Alman Makineli Tüfeği

Birçok Harp Tarihçisi'ne göre 'türü'nün en iyisi. Dakikada 1.200 mermi atabilme gücüne sahip. Hatta namlusundaki esneklik sayesinde atış gücü dakikada 1.800 mermiye kadar çıkabiliyor. Müttefiklerin deyimiyle 'Hitler Vızıltı Tezgâhı veya Hitler Testeresi'. Almanların deyimiyle 'Maschinengewehr 42'

MG 42'ler Doğu Cephesi'nde sıkışmış Wermacht'ın ilerlemesinin kolaylaşması ve müstahkem mevkilerin daha kolay korunabilmesi amacıyla 1942 yılında geliştirilmişti. 42 senesinden bianen de ismi Maschinengewehr kısaca MG-42 olarak belirlendi.
Doğu Cephesi'nde MG-42yi sırtlamış bir Alman askeri (Stalingrad 1942)
MG-42 militarların o döneme kadar gördüğü en iyi otomatik silahtı. MG-42 ilk olarak Sovyetlere karşı Doğu Cephesi'nde kullanıldı. Sovyetler de silahla ilk kez Stalingrad'taki şehir savaşlarında tanıştılar. Ölüm kusan bu silaha Sovyetler "Yarıcı/delici" adını taktılar.


Wermacht neden MG-42'ye ihtiyaç duydu?


1 Eylül 1939 itibariyle Almanların elinde katı ve yüksek bir atış gücüne sahip MG-34 makineli tüfekleri vardı. Ancak MG-34'ün üretimi hem pahalı hem de uzundu. 1941 Haziranı'nda başlatılan Barbarossa Harekâtı ile cephe genişlemiş, daha çok silaha ve cephaneye ihtiyaç duyulmuştu. MG-34'lerin kaybı durumunda yerine yenilerin konması zaman alıyordu. Ayrıca Rusya'nın uçsuz bucaksız çorak topraklarındaki tozlar MG-34'lerin atış mekanizmalarını da bozuyordu.

Bu yüzden Doğu Cephesi'nde artan silah ihtiyacını karşılamak için 1941 yılında yeni bir makineli tüfek yapımının başlanmasına karar verildi.
Müttefiklerce ele geçirilen MG-42 (Nisan 1944)
Silahın tasarımı ve üretimi 1874 yılında Prusya ordusunun silah ihtiyacını karşılamak amacıyla Paul von Mauser tarafından kurulan Mauser firmasınca gerçekleştirildi.
MG-42'ler kesilmiş metal teknolojisinin kullanıldığı ilk silah düzeneğiydi
Tasarımı gerçekleştiren Alman Mühendis Grunow von der J.Grossfuss'tu. ( Wermacht'ın 1935 yılında envanterine dahil ettiği ve savaş süresince Alman piyadelerinin ana silahı olan Kar 98K'yı da Mauser firması üretmiştir.)
MG-42 en hızlı üretilen tam otomatik makineli tüfekti
Savaş süresince Alman ordusu 400 bin adetten fazla MG-42 üretti.

MG-42'nin teknik özellikleri

MG-42'nin ağırlığı 11 kilogram kadardı. MG-42'nin bir ekibi 6 askerden oluşuyordu. Bir Teğmen, bir topçu, silahın tripodunu taşıyan bir asker ve yedek varil, ilave mühimmat ile  araçları taşıyan üç ek asker. Silah 1.000 metreye kadar etkili menzile sahipti.
MG-42'nin tüm parçalarının birleştirilmesiyle oluşan son hâli
MG-42'nin Müttefik ve Sovyet askerleri üzerindeki en yıkıcı tesiri, askerlerin psikolojilerini bozmasıydı. MG-42'nin sert ve tok sesini duyan askerler mermilerin nereden geldiğini dahi göremeden vuruluyorlardı. Amerikan ordusu askerlerin MG-42 korkusunu yenebilmesi ve onlara moralini artırmak amacıyla eğitim filmi dahi hazırladı.

MG-42 silah üretiminde bir dönüm noktası olarak kabul edildi. Ayrıca, metal kesme teknolojisinde üretilen ilk silahtı.

Silahlanma Bakanı Albert Speer, 1943 yılında 5 silah fabrikasına sadece MG-42 üretilmesi yönünde emir vermişti.


Almanlar neden makineli tüfeklerin üretimine geç başlamışlardı?


1919'daki Versailles (Versay) anlaşması Almanya'nın silahlanmasını yasaklıyordu. Almanya'nın silah fabrikalarına da kilit vurulmuştu. Weimar Cumhuriyeti, İtilaf Devletleri'nin dayatmalarını kabul etmişti.
Pratik kullanım; MG-42
1933 itibariyle devletin başına gelerek III. Reich'ı kuran Hitler, Weimar Cumhuriyeti'nce kabul edilen tüm anlaşmaları iptal etmişti. Versay'ın da iptaliyle Almanya 1935 ila 1938 yılları arasında 'Avrupa'nın Fethi' için hazırlıklara girişmişti. Silahlı Kuvvetler önderliğinde Almanya yerin altında silah ve zırh üretmeye başlamıştı.
MG-42'nin hafifletişmiş Fallschirmjäger 42 hâlini kullanan bir Alman askeri (Batı Cephesi / Caen 1944)
MG-34'lerin de ilk üretimi bu yıllara tekabül etmiştir.

Günümüzde birçok ordu tarafından kullanılan ABD menşeili M60'lar da MG-42'ler örnek alınarak üretilmiştir.

Birincil Kaynakça:

James H. Willbanks - Machine Guns: An Illustrated History of Their Impact (Weapons and Warfare) Kitaba erişmek için tıklayın

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Super High Me

Super High Me, Super Size Me'den etkilenerek  Doug Benson isimli komedyenin (sizler Stand Up'çu demeyi seviyorsunuz) 2 aylık 'Marijuana' hayatını odağına alan bir belgesel.

Öncelikle Super High Me belgeseline ilham olan Super Size Me'den bahsedelim. Amerika'daki fast-food yeme alışkanlıklarını konu alan belgesel, yapımcı Morgan Spurlock'ın bir ay boyunca her gün ve her öğünde McDonald's ürünlerini yemesini anlatmakta. 1 ayı hamburger, patates ve kola yiyerek geçiren Spurlock'ın ay sonunda sağlığı ciddi oranda bozulur. Kilo alır, kolestrolü yükselir, karaciğerinde de yağlanma olur.

Belgesel her ne kadar McDonald's üzerinden tüketim kültürünü eleştirse de McDonald's'ın da reklamını yapmaktan geri durmaz. (Belgeselin en büyük sponsor desteği yine McDonald's'tır. Reklamın iyisi kötüzü olmazdı dimi?)  Belgeselin alt metni üzerinde -en azından bu yazıda- durmayacağız. (Başka bir yazının konusu olacak ama)

Bu yazıdaki konumuz Super High Me.

Super High Me belgesinde, komedyenimiz Doug Benson'ın tercih ettiği yol daha farklı. Benson'ın en büyük sosyal zevklerinden biri Marijuana içmek. Esrarı o kadar seviyor ki 1 ay boyunca içmeyecek olması onu henüz ilk saatlerden itibaren zorluyor.

Belgesel Denson'ın gün gün yaptıklarına odaklanıyor. Komedyenimiz, 'Marijuana'sız geçirdiği günlerde farklı farklı aktiviteler yapıyor. Zeka testlerine giriyor. Akciğer filmi çektiriyor. Her gün sahneye çıkıyor ve yaşadıklarını anlatmaya devam ediyor. Oldukça da komik. Stand Up'ları kapalı gişe oynuyor.
Nihayet 1 ay doluyor ve Marijuana içeceği gün geliyor.

Adeti olduğu üzere saat tam 16:20'de ilk Marijuana'sını içiyor. Komedyenimiz artık inanılmaz mutlu, rahat. 1 ayı ot içmeden geçirmenin zor olmadığını söylüyor ve şimdi 1 ay boyunca her gün ot içecek.

Günler bir bir geçiyor. Benson, yine aynı zeka testlerine giriyor. Zeka testini 'Marijuana'lı kafayla daha iyi bir derece elde ediyor. Keza akciğer filmi de temiz çıkıyor.

Ana akım medyanın yazdığının aksine doğal bir otun vücuda hiçbir zararı olmuyor.

Benson, esrar bağımlılığını bir bağımlılıktan ziyade insanların tercih ettiğim bir sosyal aktivite olarak görüyor.

Belgeselde dikkat çekilen konulardan biri de alkol ile esrarın karşılaştırılması.
Dünyada her yıl 500 bin kişi alkol zehirlenmesinden yaşamını yitirirken esrara bağlı ölüm henüz gerçekleşmedi. Bir insanın esrar içerken ölme ihtimali, bir kargo uçağına konulan 1 tonluk esrarın uçak havadayken yere üstelik de bir insanın kafasının üzerine düşmesi kadar az bir orana sahip.
Belgeselde sigaranın, tütünün ve alkolün zararlı etkileri bilimsel olarak kanıtlanmışken esrarın henüz bilimsel olarak kanıtlanamayan ve asparagas ana akım haberlerden öteye geçemeyen bilgilerin dışında esrarın aslında insanları ne kadar rahatlattığının da üzerinde duruluyor.

Super High Me  aslında bir nevi 'Cehennem'e Övgü' etkisi yapıyor bünyede.

İlginizi çekebilecek ve ufkunuzu genişletebilecek bir belgesel.

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Division Azul

Division Azul

Almanların onlara taktığı isim Mavi Lejyonlar (Legion Azul)

İspanya'da Franco döneminde Alman kuvvetlerine Leningrad'da destek olması amacıyla harp konusunda tecrübeli eski polis, asker ve gönüllülerden oluşan tugay.
Gözüpek savaşçılar olan Division Azul tugayı, Leningrad'da Almanların yararına önemli işler yaptı. Franco'nun 1943 yılında Madrid'in olası bir müttefik işgaline karşı Rusya'daki tüm tugayı geri çağırmasına karşın tugay komutanı Jose Muñoz Jiménez'in reddiyle ülkelerine geri dönmediler.
Cephedeki Alman silah arkadaşlarını bırakmayan tugay, 1943 yılında ağır Sovyet saldırıları karşısında hemen hemen tüm askerlerini kaybetti.

Alman tarihçiler İspanyolların bu isimsiz kahramanlarını hep saygıyla anmışlardır.
İkinci Dünya Savaşı tarihçileri ise Division Azul hakkında çok az bilgi geçmişlerdir. Tugay hakkında Türkçe kaynaklar da bilgi bulmak neredeyse imkânsızdır. ABD'li tarihçiler de tugayla ilgili yazılarında ve verdiği bilgilerde sadece göz kırpmışlardır.

Alman tarihçiler tugayın hakkını yememişler ve birçoğu  eserlerinde bahsetmişlerdir.

Bizim gibi Harp Tarihçileri de yazılı Türkçe Harp Tarihi'ne bir faydamız olsun diye Division Azul hakkında detaylı bilgiler vermeye devam edeceğiz.

30 Nisan 2017 Pazar

Çiftçi

Savaştan her zaman en son kaçanlar çiftçiler olmuştur. Çünkü onlar mahsüllerini, hayvanlarını ve topraklarını hiç bırakmak istemezler.

Varşova bombardımanı

25 Eylül 1939

Hitler, Polonya'nın başkenti Varşova'nın bombalanması emrini verdi.
Avrupa'nın bu güzel şehri 1 haftada yerle bir oldu.
Bombadırman sonrasında Varşova'ya ilk 8. Kolordu'ya bağlı Alman 2. Mekanize Zırhlı Birlikleri girdi.

29 Nisan 2017 Cumartesi

Face of War /Christian Tychsen

Face of War

Ona Amerikalıların taktıkları isim de bu. Face of War.

Heinrich Himmler'in söylemiyle de o "SS şefi  Christian Tychsen"

1910 Flensburg doğumlu. Bu şehir Almanya'nın Danimarka sınırında ve en kuzeydeki şehri.

1942 yılında Batı Cephesi'nde Fransa'daki Caen muharabelerinde motordan düşerek çenesini kırdı. 'Gazi' unvanını aldıktan sonra SS Subay Okulu'na eğitmen olarak gönderildi.
Christian Tychsen, Adolf Hitler ile birlikte
1943 yılında bizzat Adolf Hitler tarafından yeniden cepheye görevlendirildi. Langemarck köyünde 600 askeriyle müttefiklere karşı bulunduğu yeri başarıyla savundu. Çeşitli muharebelerde 9 kez yaralandı.

1944 yılında Normandia cephesine görevlendirildi.

Ölümü

28 Temmuz 1944 sabahı 2. Mekanize Zırhlı Birlik Alay komutanı Tychsen, Amerikan askerlerince pusuya düşürüldü. Emrindeki bir grup askerle harp alanında birçok Alman kurmayı gibi savaşarak öldü. Mezarı bugün Fransa'da Soldatenfriedhof Blok 5 Reihe 24 Grab 1196 koordinatlarında bulunmaktadır.
Mezarı, eski silah arkadaşlarının bakımı sayesinde günümüze ulaşabilmiştir. Ancak her sene gerek bakımsızlık ve gerekse ilgisizlikten (silah arkadaşlarının ölümü sonrasında mezarıyla ilgilenecek kimse kalmamıştır) mezarı yok olma durumuyla karşı karşıyadır.
_____________________________________________________________________________
Yazarın notu: Harp tarihine ilgi duyanların yukarıdaki adrese giderek bir canlı tarihe bakmaları ve araştırma yapmaları tavsiye ederiz. Çevrede birçok Alman askerinin de mezarı belli belirsiz bulunmaktadır.